
Gecenin ayazı, insanın içini sızlatan ağır veciz bir söz gibi kulaklarında çınlıyordu.Ben onlar gibi değilim, diyordu; o lanet olası şeyi asla koklamam! Yine sürüden ayrılmıştı. Aslında hiçbir zaman onların içinde olmamıştı. Diğerleriyle arasında tek benzerlik; ketum ve acımasız bir kaderin meçhul ateşinde onun da tütsüleniyor olmasıydı.Onun da gözleri,teni ve ruhu günden güne sessizce kararmaktaydı. Bütün bu sünger gibi sokakları,avuçlarına sığdırabilseydi hepsini tek seferde sıkmak isterdi.Sürekli içlerinde tuttukları karanlıkları böylece dışarıya akıtabilirdi.Sonra düşündü; bu sünger yoksa ben miyim, yoksa bütün o karanlıkları bu sokaklar değil de, ben mi çekip tutuyorum içimde ? Işıksız duygularla ıslanıp duran ruhumu, sonunda kendi karanlığımın süngeri mi yaptım ? Büfenin önünden geçerken,günü iki simitle geçirdiğini hatırladı.Çevresini,gözlerinin yeni ve daha ince gergefiyle süzüyordu şimdi. Trafiğe kapalı bu geniş caddede insanlara baktı.Geç vakit olduğu için iyiden iyiye seyrelmiş de olsalar akıyorlardı iki taraftan.Bütün bu insanların hepsi çok mu mutlu sanki ?Dedi, Eminim hepsinin de birçok derdi vardır.Ben, dedi; evet açım… Sefilim,değersizim,zayıfım. Bu kazanın dibinde yer tutmuş bir yanık zerresiyim. Evet, dedi, bütün bunların hiçbirini ben istemedim,hiçbiri benim elimde değildi, bir çocuktum…
Yürüyordu, ayaklarında ürperen yeni bir dirayetin sıcacık kalbine öğütlediği müspet bir inkarı dinleyerek yürüyordu ve ilk kez dışlıyordu kendini; kin dolu bir salıvermişlikten.Çevresine sürekli bir sonda olmanın,her an bir sonda yaşamanın verdiği bitmişlik duygusunun; ruhunun derin dehlizlerine doldurduğu cephanelikten beslenen o barutlu gözleriyle bakmaktan dışlıyordukendini.Ya da hayatının yüzünü, geleceğin cömert aynasında giderek görünmez kılan bu dünyaya, yüzsüzce bakarak yaltaklanmaktan.Kendini bir insanlık suçunun ete kemiğe gelmiş hali olarak ezberlemenin vermiş olduğu dürtüyle,yaşamdaki herkesi kendine borçlu kılma prensibinde olmaktan, dışlıyordu kendini.İşte sürüdekilerin her biri,bu iki kalıptan birini mutlaka seçmişti.Onlara kızmıyor,duruşlarını yadırgamıyordu, çünkü sefil bir sokak çocuğu olmanın nemenem bir şey olduğunu ve insanın kalbini ne türden kuyulara atabileceğini,bütün yolların nasıl da her zaman bir cehenneme çıkabileceğini kendinden biliyordu.Zira ona göre, henüz hiç göremediği tek cehennem türü sadece ölünce görülebilecek olanıydı.Yürüyordu ve ayaklarını hiç bu kadar keyifli hissetmemişti yürürken.Her daim sırtında bir cefa ile taşıyıp durduğu o geniş kutu, şimdi önünde yerdeydi, her adımda itekliyordu; içi kendi kaderiyle dolu bu sefil kutuyu .Sırtında olduğu tüm o zamanlar bu karanlıkla dolu ve o denli ağır bildiği kutunun, şimdi ne kadar hafif ve içinin ne kadar boş olduğunu anlıyordu ona her vuruşunda …Kutu ilk defa böyle yerde ayaklarının ucunda sürükleniyordu.Çocuk, sevinçli bir şaşkınlık içinde yürüdükçe ve yürürken onu itekledikçe rahatlıyordu.Artk anlıyordu bunca yıldır ne kadar aptalca bir hamallık yaptığını…Ben dünyanın en aptal hamalıymışım, dedi ve ben kabul edemem; sefilliği, aymazlığı, koyvermişliği, arsızlığı. İşte bu yüzden ben farklıyım her birinden,diyordu: bütün bunlara alıştıkları için onları kınayamam asla.
Kulaklarındaki soğuk şarkıyı durdurmaya yetmeyen; kirden pelteleşmiş olan beresini çekiştirerek ; ama ben, diyordu : eğer bütün bunlara alışamadıysam demek ki umut etmekte oldukça haklıyım ve kendimi sıcak hissetmek için,ezilmişliğin karanlığını duymamak için, umut çekmeliyim ciğerlerime, tiner değil !.. On beş yaşını doldurmuştu.Bir iki sefer yanlışlıkla aklına gelmişti on beş yaşında olduğu.Son günlerde ise bu on beş rakamı, onda vakur bir telaşla birlikte hayati bir bilince sebep olmaya başlamıştı.Bu böyle nereye kadar gidecek, bu halde nereye kadar gidebilirim ? Hayır ! diyordu , kumpircinin önünden geçerken; hayır ! Hiç yaşamamış ve cesedi ortada kalmış genç bir ölü ya da ölmesine gerek kalmamış bir ceset haline gelmeye niyetim yok benim ! Ben onların yağında kavrulmayacağım,hayır !..Lakin o katranlı yağın içinde biraz daha kavrulursa artık o da yanmışlar defterine yazılacaktı bütün öncekiler gibi.
Köşeyi döndü, uzun süredir elleri cebindeydi ve bir sınırda olduğunu artık biliyordu. Sırtında ona iki beden büyük ve bir çok yerinden yırtık ince polyester bir mont vardı. Saatlerdir cebinde taşıdığı ve artık kıvrılıp buruşmuş olan tek bir dal uzun marlboroyu çıkardı.Öyle ki sigara,sanki yaşlı bir parkinson hastasının parmakları arasındaymış gibi hissetti kendini.
Titriyordu… “Abi ateşin var mı ?” dedi, yoldan geçen birine ; cılız ama kendine bir onur yüklemek isteyen bir ses tonuyla.Orta yaşlı iyi görünüşlü bir adam duraksadı ve döndü,onu sırtından çekiştiren bu sesin sahibine baktı. Gözleri önündeki bu varlık onda bir ürpertiyle karışık bir acıma uyandırsa da,sigarasını yakmaktan ayrı ona başka bir yardımda bulunmayacağını adam o anda biliyordu. Çünkü bu çeşit insanların gece boş bir sokakta ne yapabilecekleri belli olmuyordu.Sağ eliyle kaşe pardesünün iç cebinden zippo çakmağı küçük seri bir hareketle uzatıp ateşi yaktı. Çocuk ihtiyacını giderirken adam düşünüyordu, ne yapabilirim ben şimdi bunun için ? Diyordu, bu devletin işi, bunlara para verdikçe avantacılığa alışıyorlar,yemek versen beleşçiliğe…Bunlara önce eğitim ve sonrasında da iş verilmesi lazım. Adam bu vehimlerle vicdanını epeyce rahatlatmıştı ve olağan şartlar içinde yapabileceği en erdemli görevi yerine getirmişti sözüm ona. Çocuk, artık rengi seçilemeyen yağlı berenin geriye katlanmış yerinin altında gizli kaşlarını kaldırarak, büyüyen gözlerinde doğan o yeni ışıkların mavisiyle ve ihtiyar bir olgunluğun edasıyla teşekkür etti.Adam “şimdi kesin bir şey daha ister bu benden” diye düşünürken yüzüne tokat gibi çarpan bu onur yüklü teşekkürün sersemliğiyle elindeki çakmağa ve sırtını dönüp uzaklaşmış olan bu ibretli varlığa bakıyordu.Çocuk ise birine ilk kez bu türden bir teşekkür çıkarmıştı.Pişkin değil olgun, yapısı saf ve berrak,şekli zarif , rengi mavi,geldiği yer ise en içten.Sanki sadece ve sadece, özgürce düşünebilmek için yürüyordu.Ayakları dibindeki o karanlık kutuyu yeniden hissetti,onun hafifliğini,içinin boşluğunu yeniden idrak edip yeniden sevindi.Çocuk düşündükçe yürüyordu ve düşündükçe çocuk; kutu sanki önünde sürüklenmeye mahkumdu.
Bulabilirim, bir çıkış yolu bulabilirim diyordu ve hatta çıktım,en azından onların arasından çıktım.Bu da bir çıkıştır .Sigarasını çekerken öksürdü,bu yüzden ciğerlerinde feci bir yanma hissetti.Onu yere atıp üzerine nefretle bastı. En vefalı dostlarından birinin ilk ihanetini yaşarken sigara, ezildikçe derin bir dehşete kapılıyordu.Çocuk ise ilk kez bir sigaraya hem de bir uzun marlboroya bu şekilde davranırken bir an hareketsiz durdu ve içten içe yeni bir mutluluk kıpırtısı daha sezinledi ruhunda.Evet ! dedi, bunu yapabiliyorsam çıkmışımdır gerçekten.Hem kurtuluşu umut etmek benim için bir haktan öte bir ihtiyaç olmalı.Artık bir sınırda değil kutsal bir başlangıçta olduğunu fark etti. Hayır ! dedi, on beş değil , bir yaşındayım ben … Bundan sonra yaşımı soranlara bir diyeceğim, deli desinler umrumda değil.Zaten hayatımda yeterince delilik yaptım gocunmam…Her şeye rağmen yine de o lanet olası şeyin kokusu burnunda tütmeye başlamıştı yine. Çünkü sürünün içindeyken her gece onlarla birlikte bu saatlerde çekmeye başlardı burnundan tineri … İşte bu yüzden tiner, onun burnunda da tütmeye meşru bir hak kazanıyordu o saatlerde .
Yumruklarını sıktı telaşa kapılmadı. Asıl savaşın şimdi başladığını biliyordu.Ona nasihatler veren, her gün ona bir simit alan, hatta soğuğun dayanılmaz olduğu geçen hafta bir gece onu küçük ama yüreği çok büyük evinde misafir eden o çakmakçıdedenin şefkatli beyaz yüzü belirdi gözlerinde.Yolunu değiştirdi, sebebini kendisinin de tam olarak anlayamadığı bir güdüyle o adamın tezgah açtığı yere doğru yürüyordu şimdi.Üstelik onun bu saatte yerinde olmayacağını bildiği halde yönelmişti oraya .Şimdi ise aklında hiçbir şey yoktu. Tuhaf bir şekilde; çok aydınlık olmasa da, lekesiz bir gökyüzü gibiydi artık zihni .Birden genişçe bir kapıdan insanların çıktığını gördü.Genelde çiftler halinde, kimileri kol kola konuşarak kimileri gülüşerek, çok yoğun olmasa da peşi sıra çıkıyorlardı.Onlara bakarken durmuştu, uzaktan izliyordu, bu genişçe kapının camekanında resimli ve büyükçe bir kağıt vardı. ” Yaşamın kıyısında “ yazıyordu bu iri kağıdın üzerinde.Oraya doğru hareketlendi, adımları hızlanırken; küçük bir ihtilalin küçük adımlarını ayaklandırıyordu adeta.Camekanda gördüğü o iki kelime onda bir tıslım etkisi yapmıştı.Bedeni bu kapıya yaklaştıkça,ruhu da aklındaki o habis mağaranın çıkışına yaklaşıyordu.Kapının önündeydi artık ve ayaklarının ucunda buraya kadar sürüklediği o habis mağaraya ait olan anlamsız kutuya ilk ve son tekmesini attı.Kutu savrularak, varlığın en uzak derinliklerinde küçülerek, kayboldu…Ve kapıdan girdi içeri çocuk, o kasvetli mağaranın dışındaydı şimdi ve üzerinde yapışıp kalan az sayıda şaşkın gözle birlikte iniyordu merdivenlerden..Bu iki kelime onun sanki adı ve soy adı hükmüneydi ; “yaşamın kıyısında”… Sessiz gözlerinden ibretli gürültülerle dolu yaşlar sızarken, o şimdi hızla aşağı iniyordu dik merdivenlerden. Basamaklar ayaklarında eksildikçe o , kalbinde çok değerli bir şeyin artmaya başladığını biliyordu.Ve Küçük bir antrenin ortasında buldu kendini.Hemen antrenin sonundaki kapının arkasına atıldı ve görünmez oldu. Kimsenin kalmadığından emin olduktan sonra biraz bekledi, çıt yoktu, el ayak çekilmişti.Doğruldu ve çıktı, birkaç adımdan sonra şimdi de ceviz ağacından iki kanatlı bir kapının önündeydi.Kapının hemen yanında yine aynı kağıt ve o aynı iki tılsımlı kelime asılıydı bir çerçevede.. Pervazdaki bordo renkli kadife perdeye ürkekçe dokunarak bir kaplumbağanın başını kabuğundan çıkarması gibi yavaşça içeri baktı ; yarı aydınlığın içinde vişne çürüğü duvarlar,sayısız kırmızı koltuklar,bu kocaman salonda geniş bir yokuşun üzerinde sıralanmışlar.Ayaklarının altında ise şimdi yumuşak bir halı vardı .Aşağıda yokuşun bittiği yerin hemen üstünde, bütün karşı duvarı kaplayan bir beyazlık: o sinema dedikleri şey bu olmalı herhalde, dedi , peki ama nasıl bir televizyondu bu böyle ? Kulağına çarpan uzak yankılı bir sesle irkildi ve şimdi hemen saklanmalıydı bir yere. Bu küçük hayatında ilk kez, saklanmakta hiçbir zorluk çekmeyeceğini anladı..Nasıl olsa saklanacağı sayısız kuytu vardı burada.Neredeyse renksiz dudakları sağa doğru kıvrıldı;evet gülümsüyordu… Salonun en köşesindeki koltuğun dibine kıvrıldı beresini çıkardı. İliklerine kadar umutla doldu. Isınmıştı…Bu geceyi, bu güvenli sıcacık ve huzur dolu salonda geçirecekti yaşamın kıyısında…Ve yakında yaşamın kıyısında değil ortasında olacaktı.Bu güzel masmavi hayat dolu denizde o da öğrenecekti yüzmeyi, diğer bütün balıklar gibi…O da nefes alabilecekti bu sırlı suyun içinde.
Bir gece, “Yaşamın Kıyısında” filminin geniş salonlarından birinde, yaşamın kıyısından biri, sabah olunca, ya bir salon görevlisinin kibirli ve öfkeli uyarısıyla uyanacaktı, ya da o beyaz duvarın içindeki “yaşamın kıyısında sinemasına” açacaktı mahmur gözlerini …Hayatında ilk kez, kaderinin dışında bir yerde saklamıştı kendini ve kutusuz geçireceği bu ilk gecesinde hayatının doğum günü sessizce değişmişti, ikinci kez bir yaşındaydı çocuk.Ne ışıkların sönmesinden, ne de kapıların kilitlenmesinden haberi olmuştu.Uyumuştu, ertesi gün kendine hemen yeni bir kutu edinecekti ; daha geniş, daha sağlam ve içine karanlığın sahte ve öldürücü ağırlığını değil,aydınlığın gerçek ve yaşatıcı yüklerini doldurabileceği bir kutu ve bir daha asla hiçbir ayağın ucunda sefilce sürüklenemeyecek bir kutu…Bu kendi ayakları olsa bile …
Kâmil Çağlar Aksu
Temrin Dergisi /nisan/2009

İçinde Kalmasın