Röportaj/Şiirden Dergisi 59.Sayı

Harun ATAK

Kuyudan Ağıtlar – K.Çağlar Aksu

(Şiirden Yay.16 Temmuz 2019-şiir-174syf.)

Haz. Harun Atak

HA: İlk kitabın Sır ve Sûrʼun(Ferfir Yay.2011.şiir.173s.) ardından yaklaşık 8 yıl aradan sonra çıkan bir kitap Kuyudan Ağıtlar. Yalnızca kitapların isminden yola çıkarak bile, ilk kitapta cesaretle Sırʼı bildiğini sanıp söyleyen ve Surʼa üfleyen bi genç şair varken, ikinci kitapta 21. Yüzyıl Türkiyeʼsinde şairin, toplumun diğer paydaşları gibi politik ve jeopolitik sıkışmışlığı, kuraklığı üzerinden kuyu metaforunda baktığı, gördüğü, duyduğu dünyaya uzun, içli, yer yer de sert ağıdını okuyorum. Kitabı hazırlayan süreçleri, bu uzun araya sebep olan içsel, dışsal nedenleri anlatır mısın?

Şairler genelde ilk kitaplarını pek sevmezler fakat ben seviyorum Sır ve Sur’u. O kitabın safiyane kendinden eminliğini ve safiyane ateşini seviyorum. Şimdi uzun uzun onu burada anlatamam. Sanırım o ilk kitap; Kuyudan Ağıtlar’ı yazmak ve kendi şiirimi bulmak yolunda meydana gelen bir kitaptı. İçinde 18 yaşımda yazdığım şiir de vardı, otuz bir yaşımda yazdığım şiir de. İçinde klasik şiir de vardı, deneysel-modern şiir de. (Halname) Evet neyse sorunun devamına gelirsek, sadece ülkemizde değil tüm dünyada siyasi ya da toplumsal her dönemin, o dönem şairlerine homojen olarak hemen her konuda, hem getirileri hem de götürüleri olmuştur. Fantastik laflar etmek istemem fakat 2013 yılında, içimde yıllardır ben farkında olmadan biriken bir şeyin etkisiyle bir gün bir şey oldu. Yalnızlık, yani yalnızlaşma isteğinin ya da kendimi her şeyden ayırıp, soyutlayıp “tek” kalma isteğinin sebep olduğu patlamaydı. Gündelik hayatın, ülke gündeminin, kavramsal, bireysel ve toplumsal bütün kaosların, içimde oluşturduğu çürümüş kalabalıktan, çelişkiden çıkmak ve tazelenmek isteği, içerden parlayıverdi. O gün bir şiire başladım. Sabaha kadar yazdım fakat metin bitmiyordu. O metin ancak 2017 yılı sonlarında sona erdi. Hatta 2018. O ilk günden itibaren bir buçuk yıl kadar devam ettim bu metne. Yayınevinde de işler iyi gitmiyordu. O zaman 45 civarı eser yayınlamıştık ve bir de dergi yayınlıyorduk. Buna rağmen “bu iş olmayacak” demeye başladım. Bunu içimden demek beni kötü hissettiriyordu. Arkanda güçlü bir sermaye desteği yoksa yayıncılık Türkiye’de maceradır. Ben entel miyim bilmiyorum ama entel işidir yayıncılık, göle maya çalmaktır. Neyse bu konu dışı oldu. Sadede gelirsem: Kendimi kötü hissettikçe kaçıp kaçıp o metne sığınıyordum. Sonunda o dönem, hayatımda yaşadığım başka olumsuzluklarla birlikte 2014 nisan ayında şiddetli bir Hipomani geçirdim. Eskiden beri sürekli tedavimin yapıldığı Cerrahpaşa’da toplam iki ay klinik, yani yatılı tedavi gördüm. Bu bana çok iyi geldi diyemem kafam dinginleşti fakat kurudu. İki ay boyunca robotlaşıyorsunuz. Orda aklınız başınıza gelmeye başladıktan sonra bile, bilmiyorum nasıl oluyorsa her şeyi, şiiri bile unutuyorsunuz. Bunu burada söylemem ne kadar doğru fakat bir de üstüne 8 seans EKT yiyince beyin unutuyor. Kurumuştum ve her şeyi unutmuştum. Tel rehberimdeki birçok insanı bile. Haziran ayında yayınevine geri döndüğümde burayı artık kapatmak istediğimi fark ettim. 2012 yılı başlarında kurduğum Granada Yayınları’nın tatlı ve seçkin macerasına, 2014 yılı Eylül ayında son verip, Granada Dergisini de devrettikten sonra baba evine çıktım. İlk iki sene hayalettim adeta. Kendime gelmem ve kontroller iki yıl sürdü. Ailemin de sıcak desteğiyle (bu konuda şanslıyım) 2016 sonlarında dirilmeye başladım. Aynı yıl memuriyet sınavına girdim ve atandım. Atandığımın ilk günlerinde ben dedim bir şiir yazıyordum neydi ve ne oldu o? Ürperdim. Harici belleğimi bir kolide buldum. O geceyi de hiç unutamam. Açtığım zaman yine ürperdim. Ve sanki en son dizesini dün gece yazmışım gibi kaldığım yerden devam ettim. Ve nihayetini biliyorsunuz işte. 2018 yılına kadar devam etti bu şiir. Metine son müdahaleyi ise Antalya’ya atanıp yerleştiğim zaman, 2018 kışında burada kaldığım otelde yaptım. Metnin uzun sürmesinin diğer nedeni ise; sorunsala değinen, nedenselliği kurcalayan, ağır kavramları irdeleyen, diyalektik içeren, ontolojiden epistemolojiye, ruhçuluktan, sezgiciliğe, rasyonalizmden tasavvufa ve mistisizme doğru ezoterik bir yolculuktu bu. Mistik bir duyuşun dile dökülmesi. Bu kitap baştan aşağı soyut kurgulardan oluşan ve tamamı müphem bir hayal aleminde geçen bir metindi. Transandantal kavrayışlara kapı açmaya çalışan bir metin halini alıyordu yazdıkça. Görülmeyeni göstermeye çalışır. Bilinmeyenin uçlarına dokunur, yoklar. Baştan aşağı alegorik bir metindir. Kuyu metaforundan yola çıkıp mistik ve neoezoterik bir evren kurar. Bunu yaparken biçemde ve özde, hem klasik dokuya hem de modern hatta deneysel dokuya yaslanabilir. Bu şiir hem postmodern hem de geleneksel şiirdir. Hem yeniden hem eskiden, hem batıdan hem de doğudan yararlanır fakat ayağı bu coğrafyadadır. İnsanî anlamı arayan, hatta aramayı arayan şiirdir. Ezoterik ve epik bir dokuda aslında tek bir metin olarak harmoniyle ilerleyen; sorunsalın, teşhisin ve diyalektiğin romantik ve lirik düzlemlerde ördüğü estetik dil yapılanmasında yankı bulan gür bir sesi olduğuna inandığım ve yeni bir lirik dil dramatizasyonu arayışında, romantik duyuşun işlevsel melankoliye evrilmesiyle vücut bulmuş derin yankılı bir şiirdir. Kuyudan Ağıtlar, iki kapaktan oluşan bir yuvaya kavuştuğunda kitabı elime başkasının kitabıymış gibi adımı görmezden gelerek aldığım zaman, kitapta Tanrı’dan insana değil; insandan Tanrı’ya yazılan bir kutsal kitap havası sezdiğimde, duygularım bana yıllarımın boşa gitmediğini gösterdi. Kitabı bir iki saat içinde, başka bir bakışla yeniden okudum. Belki de beş bininci kez yeniden okumuştum. Belki iddialı olacak fakat bu kitapta yeni bir lirik dil dramatizasyonu oluşturduğuma inanıyorum. Romantik duyuşun işlevsel melankoliye evrilmesi, idealist estetik ve dili zorlayan biçemler. Birçok yerde şiirler hem birbirlerini açıklıyor hem de birbirlerini örtüyor. Metnin kendi özel düşünsel yapısı, biçemi, biçimleri, özü, kendine özel imgeleri, harmonisi, izlek yapısı, orjinal imajları ve akışı. Tanrı kavramındaki kuyuların ve kuyulardaki Tanrı’nın sorgulanması. Yeni bir anlam dünyası oluşturmaya çalışan fakat belki de benim abarttığım, gözümde büyüttüğüm nacizane hezeyanlar birleşimi. Bu kitap tek bir şiir olarak çıkacaktı. Kitap zaten tek bir ırmak metin aslında. Hilmi Yavuz hoca okuru sıkmamak adına metne başlıklar koymamı salık verince ben de büyük sözü dinledim. Kitaba başlıklar verdim 102 şiir çıktı içinden böylece. Yoksa aslında akışı tek bir bütünde seyreden bir ırmak metindir bu. Belli bölümlere ara başlıklar verdim hepsi bu.

HA: Kuyudan Ağıtlarʼın ağıdı öyle yanık ve yakıcı ki, bir ucu şair benʼe, bir ucu dünyaya ve topluma, bir ucu da inanç ve kabulleniş ile isyan arasında salınan, kâh kesişen kâh paralel akan doğrular toplamı. Doğruların çıkış noktası, şair özne, sen, senin gözünden, imgeleminden dünyaya. Kalbinden söküp attığın oklar daha çok insana ulaşsın isterim. Sendeki şiir hayvanı, ilk ne zaman göz kırptı sana? Onu ehlileştirip kendine yâren bellemeyi nasıl öğrendin?

Öncelikle teşekkür ederim. Hepimizin, gerek okur gerekse yazar olarak şiirle gerçekten uğraşan ve ona gönül vermiş herkesin tüm ışıktan okları, dünyanın her köşesine ulaşmalı. Benim oklarım ne kadar ışıklı bilmiyorum zaman gösterecek fakat evet, şiir gerçekten çok vahşi bir hayvan ki bunu en iyi, şiir yazmaya çalışmakla ciddi iştigal edenler anlar. Bazen kendinizi bir rodeocu gibi hissetmeniz olağandır. Bazen de aslan terbiyecisi. Söz ve dil; terbiyesi ve terakkisi en zor şeylerdir. Hele ki bu nesir değil de şiir ise fenadır. Şiir bana ilk 14 yaşımda göz kırptı. Sevgili annem, Necip Fazıl‘ın “Çile” adlı kitabını almıştı. Bana “Kaldırımlar” şiirini gösterdi. O gün bugündür şiirin içindeyim. O hayvan içime girdi ve ilk üç yıl çok yoğun yazdım. Müthiş zevk alıyordum. Fakat zaman geçtikçe ‘zevk alma’ nın, şiir yazmak için yeter bir şey olmadığını anladım. İçinde çok zayıf hatta saçma metinler olmakla birlikte; yaşımın ilerisinde de olan, beni ve ailemi de şaşırtan metinler de yazdım. Mesela beni şair havasına iyice sokan şiirler “Sızıntı” ve “İki Aşık Destanı”dır. Bunları pek kimse bilmez mesela. 17 yaşımda yazmıştım. Ardından “Arşın Kızları” ve “Boyacı Çocuklar” gibi pek çok şiir gelmeye başladı. Şiir hayvanı önceleri sadece şiir yazmaya çalışmakla ya da zevk almakla zapt oluyordu. Zaman geçtikçe bunlar yetmedi ve onu sakinleştirmek için bolca şiir ve kitap okumam gerekti. Şiir okumayı hala bırakmış değilim. Geçmişten günümüze kendi coğrafyamızdaki ve dünyadaki başka şiir örneklerini de okuyup inceleyince ve arayış içinde yazmaya devam ettikçe o hayvanı sakinleştirdim. Bu şiir hayvanı sakinleşir fakat asla ehlileşmez, evcilleşmez. Şiir hakkında ne kadar bilgi sahibi, keşif sahibi ya da -şiirsel betik- sahibi olursanız, şiir hayvanı da o kadar sakinleşir, uysallaşır. Kendi şiirinizden de çok emin olursanız ya da kendi kafanızda -şiir budur- , -şiirin tam olarak ne olduğunu biliyorum- derseniz işte o zaman; o metafizik hayvan sizi öyle bir terk eder ki siz onun kalan gölgesini o zannedip takılmaya devam edersiniz, fakat nafile olur. Şiirin ne olmadığı söylenebilir. Hayvanın buna bir itirazı olmaz. Şiir olmayan, şiiri içermeyen unsurlar zahirdir. Fakat şiirin sınırları, kapsadıkları ve -ne- olduğu muğlaktır, batındır. İşte şiir ve şiir hayvanı böyle acayip bir şeydir.

HA: Hem sıkı, hem kalabalık olmanı ne sağlıyor olabilir?

 Bilmiyorum. Bir tahminde bulunursam şiir hayvanı beni bu şekilde dönüştürmüş ve bende böyle bir etki yapmış olabilir.

 HA: Son zamanlarda şiir bana, zaten evrensel birliğin söz ve ses dağarcığında sonsuzdan beri varolan ve varolmaya devam edecek, ses-söz salkımlarını kendimizce, kalp ve duyuşumuza göre toplama kabiliyetiymiş gibi gelmeye başladı. İyi şiirlere bakanlar hemen görecektir, bazen kitap bütünlüğünde, kimi zaman tek tek şiirlerde, ve hatta bir şiirin içinde değişken birçok ses, söz, dize imkanı çok büyüleyici ama delice geliyor bana. Şair bilmeden bu deliliği keşfeden, kucaklayan mıdır? Yoksa yazgı ya da lanet midir bu?

Kanatlarında şiir taşıyan kuşları ağzıyla tutan insanlardır şairler. “Kolektif Bilinçaltı” diye Jung’un bir savı vardır. Günümüzde bu “Ortak Bilinç” diye bir şeye dönüştü. Bu kavramlara göre bütün dünya tek bir ortak zihni paylaşıyor. Her şey birbiriyle bağlantılı, birbirine bağlı. Bütün ilhamların, sanat eserlerinin, bilimsel keşiflerin ya da kötülüklerin hep buradan alındığı söyleniyor. Şairler belki de evet, bunu tarihte herkesten önce keşfettiler. Lanet, yazgı, ceza ya da ödül. Bilmiyorum. Aslında bunların hepsi şairde aynı anlama geliyor. Kendi anlamlarını kaybedip tek bir potada eriyorlar: şairlikte. Şairlik unvanı bunların hepsini içeren bir alaşım ya da bileşiktir. Yazgı olduğuna kesin inanabilirim ama. Ben çünkü şairliğin doğuştan gelebileceğine inananlardanım. Şairliğin bedelleri ağırdır. Bunları hepimiz biliyoruz, saymama pek gerek yok burada. Yoksa neden -lanet- densin? Aynı şekilde ödüllerini de saymama gerek yok.

HA: Şiirlerin kendi estetiğini arayan ve öne süren şiirler. Gelenek de, modernite de, bozmalar ve çıkmalar da bu estetiğe dahil. Kuyudan Ağıtlar çıktıktan sonra tembel ama meraklı şiir okurlarına kendi sosyal mecralarından şiir, estetik ve Kuyudan Ağıtlar için bazı paylaşımların oldu. Ben okur ölü bir şeydir, diyen bilgenin elini tutarak soruyorum, bunların sana, okura ne denli bir katkısı olabilir?

Bilmiyorum. İçimde birikmiş bir şeyler vardı ve bir patlama oldu diyebilirim ancak. Belki de önce ortaya iyi ya da kötü bir şey koymayı beklemişim içten içe. Evet tepkili bir heyecan ve bilinçsiz bir sorumluluk duygusu ile; metinlerarasılık yapmadığım, alıntılama ve kuramsal destekleme yapmadığım ve önceden çalışılmamış, bir yere yazılmamış, direk olarak facebook duvarımdaki “ne düşünüyorsun” kısmına on beş dakikada, on dakikada yalap şap yazdığım kendi öz düşüncelerimdi. Bu anlık ve uzun yazıların, nasıl bir izlenim yaratabileceğini o günlerde hiç düşünmedim. Sorumluluğumu yerine getiriyor ve korkumdan kurtulmaya çalışıyordum. Aslında ben o sanal mecralarda ya da gerçek hayatta, pek böyle şeyler yapan; polemiklere, tartışmalara çok giren biri olmadım. Kitap çıktıktan sonra bir şeyler oldu ben de anlamadım. Ben önce yıllarca kendi köşemde şiiri tanımaya, anlamaya çalıştım. Evet öyle bir tanıtım yazısı ve başka yazılar yazmak ihtiyacı hissettim. Kitap hacimli (174 syf.) ve farklı olduğu için. İnsanların kitap hakkında ön bilgileri olsun istedim. Şiir kitabı biraz kalın ve farklı olunca insanlar yadırgıyor. Sanki ciddiye bile almıyor. Ya da sıkılıyor. Halbuki bu dosyada yer alan 102 şiirlik metni oluşturana kadar, belki yüz şiiri de çöpe attım. Eledim. Şiir kitabı ince olacak algısını ben bir türlü içselleştiremedim zaten. Bilmiyorum belki de ben, ince şiir kitabı yapamıyorum ondandır. İlk kitabım Sır ve Sur da 173 sayfaydı. Demek ki ikinci kitabımda (Kuyudan Ağıtlar) bir sayfalık ilerleme olmuş. Üçüncü kitap da artık 175 sayfa olur herhalde. Şaka bir yana tarihte uzun şiirlerin ya da kalın şiir kitaplarının da örneği çok fazla. Uzun ve tek parça bir metni, üstelik şiiriyet iddiasında olan bir metni, poetik düzlemde birçok yapı ve kompozisyon ile içinde taşıdığı bütün unsuları koruyarak çizgiyi düşürmeden ve genel yapıyı bozmadan sürdürmek; açık konuşursam “riskli” ve “yıpratıcı” bir iş, hatta delilik. Sevgili Yusuf Alper Hoca bu kitabı takdir ederken aynı zamanda bu metni çok zor aşacağımı da söyledi sosyal medya hesabında. Biliyorum başıma iş aldım belki de. Bakalım üçüncü kitapta neler olur. Bilmiyorum ben bu deliliğin altından kalkabilecek miyim? Zaman gösterecek. Şunu da eklemek isterim: İlk kitabımda da tek gövde metinden oluşan, “Halname” adında 27 sayfa bir şiir vardı. Demek istediğim Kuyudan Ağıtlar gibi tek metinden oluşan bir kitap yazacağımın sinyallerini, aslında o zamandan vermişim. Kitap çıktığında sosyal medyada yazdığım o fevri yazılara dönersem. Belki de hata yaptım bilmiyorum. Belki de bu –anlaşılmama- korkusu bana yakışmadı. Bu korkuyla birlikte bu kitaba verdiğim uzun emek, beni; bu kitabın üzerinde hakkımın olması kadar, onun da benim üzerimde hakkının olması gerektiğine inandırdı. Buna şimdi de inanıyorum. Yazarın eser üzerinde hakları olduğu gibi, eserin de yazar üzerinde hakları vardır. Kitap çıktığı zamanlar o yazıları sosyal medyada yazmasam, sanki kitap bana ömrüm boyunca: “ben ortak bilinçten sana geldim, sen benim için ne yaptın?” diye her gün soracaktı. Bunu bir öz-ihanet korkusuyla yaptım diyelim. Dediğim gibi, ilk kitaptan sonra kendi kabuğuma kapanmıştım. Çokça dergide şiirlerim çıkıyordu hepsi bu. Bundan sonra ise evet poetik fikirlerimi, Türk Şiiri’nin sorunlarını ya da bilmiyorum kendi poetikamı, estetik kaygılarımı tek bir dergide dizi yazılarla yayınlamayı düşünüyorum. Demek ki şimdiye kadar sadece cesaretim yokmuş ya da haddim değilmiş. Şimdiye kadar zaten bu tür konularda bir yazı yazıp da bir tane dergiye göndermiş değilimdir. Cevabımın başlarında korkumdan söz etmiştim. Şimdi salim kafayla düşündüğümde bu korkunun yersiz olduğunu anladım. Kitabın şimdiye kadar ki geri dönüşleri iyi. Değerlendirmeler de olumlu yönde. Bu da sevindirici. O zamanlar o gereksiz telaşla yazdığım o üç-beş yazıya aslında hiç ihtiyacım olmadığını sonra sonra anladım. İlk kitabımda böyle bir şey yapmamıştım. Bazı insanlara boşuna bir antipati verdiğimi biliyorum. Bu ise benim hayatımda verdiğim ilk röportajım. 25 yıllık hikayemi de ilk kez burada anlatıyorum. Anlattım. Belki de acemiyim bu işlerde. Telafi edeceğim artık. Zamanla öğrenirim ben de. Sözü de uzattıysam affola; sürç-i lisan ettiysem de. Röportaja hasretmişim demek ki. (gülüyor)Teşekkür ederim. ▪

Şiirden Dergisi / 59.Sayı

Mayıs-Haziran 2020