(Sıradan bir su bardağının büyük ve hisli dünyası)

Hayatım boyunca o insan tarafından kullanıldım. Başka bir seçeneğim yoktu. Beni başka birinin kullanmasına da izin vermedi. Kendisine ya da ailesine zarar verecek hiçbir keyfi davranışta gözü olmayan, tam bir aile babasıymış aslında. Kim ne derse desin bu hale gelmeyi hak etmediğini ben çok iyi biliyorum. O sadece onların istediklerini yaptı. Sarhoş olduğu zamanlar “Ah Zarife, ah Zarife…” diye hayıflanır dururdu. Her gün çok içerdi ama her gün sarhoş olmazdı. Bu -Zarife- dediği varlık, ilerleyen zamanlarda bundan fazlasıyla emin oldum; dostuma kötü bir şey yapmış olmalıydı. Buraya getirildiğimde hayatımda görmediğim bazı şeylerle tanıştım. Yeni eşyalar, yeni adamlar, yeni duvarlar gördüm burada. Zaman içinde dostumun bu eve gelen insanlarla yaptığı bütün konuşmaları dikkatle takip ettiğimden, bilmediğim yüzlerce kelimenin anlamını ve yabancısı olduğum bütün nesnelerin isimlerini öğrendim. Zenginlik kelimesini mesela çok iyi anladım ya da kader kelimesini. Şimdiye kadar öğrendiklerimden en vahimi -Zarife- adındaki o malum varlığın, sahibimin eski karısı olduğu! Onun kaprisli, doyumsuz ve hırslı biri olduğunu anlamam hiç zor olmadı. Bunları duyduğum zamanlar çatlayacak gibi oluyordum öfkemden. O kadın; o görmemiş, ne oldum delisi kadın, kısa zaman içinde her şeyin sürekli daha iyisini ve daha fazlasını istediğinden dostum bunlara yetişememiş, bu yüzden de zamanında kumar ve borsa illetine fena halde bulaşmış. Aldığı ağır borçlar ve krediler altında ezilerek sonunda her şeyini kaybetmiş.
İki katlı bir gecekondunun ikinci katından anlatıyorum sizebütün bunları. Burada neler olduğunu bilmeden anlatıyorum. Herhangi bir -kırılmadan-önce anlamaya çalışıyorum. Bu evin iki küçük odası ve bir küçük salonu var. Önce ben, sonra kahpe, bu eve geldiğimizden beri, sahibimizle birlikte işte bu küçük salondayız. Uzun zamandır içerdeki havanın kokusu ve etrafın görüntüsü pek iç açan türden değil. Eski ustabaşıyla o merhametli yaşlı kadını da ne zamandır göremedik. Evimize en son geldikleri zaman dostum : ”Bana hainlikleri hatırlatmayan bir yere, alıp kendimi gideceğim buralardan, gazetenin ve televizyonun olmadığı bir yere, huzurlu bir ölüme daha yakın ve hayata çok uzak bir yere gideceğim” diye söylemişti ustabaşına. Zamanında ailesini çok sevmiş, iyi bir insandır dostum, sonra sonra o renkli oyun kartları, ruletler, pullar, o göz alıcı makineler… O ışıltılı ve gösterişli tuzak. Ve en tehlikelisi şu poker denen şeymiş sanırım evet, dostum en çok parayı ondan kaybetmiş. Bir gün yine sarhoşken bağırırcasına : “Nasıl göremedim ben o blöfü! Nasıl pas dedim nasıl nasıl? Son şansımdı, son! ” diye içerleniyor, ”Bir kumarhanecinin kızına vurulduk hayatımız kaydı, Zarife şeytanı! Ulan kızın da sana benzedi tilki karı! Yaktınız beni! Nankörler! “ diye yükselen kararlı gür sesi hemen, sarsılarak düşmekte olan aciz bir uçak gibi gittikçe alçalmaya başlıyor, titriyor ve nihayetinde bu düşüş her zamanki aynı son cümleyle : “Alkolik oldum, kumarbaz oldum… Ne işim olurdu bunlarla benim? Fabrikatör Mühendis Fuat’tım ben. Allah belanızı versin! ” diye aynı yere çakılarak sonlanıyordu. O gün, sarhoş olduğu son gündü dostumun, son hayıflandığı gün… Yıllarca bu eve, dostumun haricinde üç insandan başkası pek gelip gitmedi. Ondan yaşlıca ve onun eski ustabaşlarından iyi kalpli bir adam, bu yeni hayatındaki komşusu emekli hastabakıcı yaşlı bir kadın ve dostumun uzak bir akrabası olan -Şevki- isimli genç adam. Bir de Kahpe var tabi. İki ayağı evde, iki ayağı dışarıda yaşayan tombul kedicik.

Onun dudaklarından başkası değmedi bana. Beni sardığı zamanlar ısınırdım. Dudaklarıyla buluştuğumda ise kendimden geçercesine varlığı yeniden hissederdim. Hayatın ve onun işine yaradığımı anladıkça umutla dolardım. Sanki beni koruyordu, beni her zaman yüksek ve özel bir yerde tutmaya gayret etti. Ben ise oradan düşmekten her zaman korktum. İsyanla dolu kızgın zamanlarında beni kırmasından ise büyük endişe duydum. Yine de bana, az ya da çok önem veriyordu. Bunu biliyordum, bu bana yetiyordu. O yumuşak kavrayışıyla vücudumu sardığı bir gündü hiç unutmam; ağır gözlerini küçük soysuz derinliğime daldırarak bakışlarını yüzdürmüştü içimde. O an neler düşündüğünü hiçbir zaman anlayamadım. Bir yandan da başparmağıyla sanki sırtımı sıvazlıyordu. Sanki bana sevgi gösteriyordu. O halde başını doğrultup pencereden; geniş sarı yaprakları az önce bir sonbahar yağmuruyla yıkanmış ve önündeki kara mevsim gelmeden iyice kurumaya çalışan, dallarını mevsimden köklerini topraktan çekmekte olan o büyük ağacı o gün, ilk ve son defa uzun uzun ve düşünceli bir halde seyretmişti. İster gölgelerinde ister dallarında olsun, ağacın bütün yapraklarını sanki tek tek saymıştı. O gün bundan hiçbir şey anlamamıştım ama şimdi sanki bir şeyler anlıyorum. Evet, yaşayıp gidiyorduk bu sıcak evin içinde. Duyduklarıma göre sahibime o “iflas” denen şey olduktan ve hacizler yapıldıktan sonra, gizli bir banka hesabından geriye bu gecekonduyu alacak parası ve sigortadan emekli maaşı kalmış. Bu maaş denen şeyin insanların geçimlerini sağlayan, onları hayatta tutan bir şey olduğunu biliyorum ama tam olarak neye benzediğini bilmiyorum. Ayrıca sigorta ve emekli sözcüklerinin de ne anlama geldiğini bilmiyorum. Bunlar sadece duyduğum sohbetlerden içimde ezbere kalmış laflardan arta kalanlar. Aslında ezbere konuşuyorum, bazı şeylerin gerçek niteliğini ve mahiyetini bilmeden anlatıyorum size her şeyi… ”İhtiraslar ormanındaki ağaçlardan birinde, tutunmaya çalıştığı yüksek dal, elinde kalmış ve kendini ağacın en gölgeli dibinde bulmuş ” dostum. Ona bu haldeyken, Ustabaşı Rıza ve yeğenlerinden biri olan Şevki hariç, herkes ama herkes sırtını dönmüş; o artık “ düşen ” bir adam olmuş burada. Dostumun kendisi böyle söylerdi : “Düştüm ben” derdi : “ Düşenin dostu olmaz, ne doğru söylemişler Hayri Usta vay anasını! ” Dostum düşerken ben yanında değildim. Düştüğünde bir yeri kırıldı mı? Neler oldu? Düşerken ve düştükten hemen sonra neler hissetti? O zamanlar bilemiyordum… Bazen kahpeyle konuşurken ona dert yanardı : “Gördün mü kahpe ” derdi : “ Fuat Yalçıntaş’ı ne hale getirdiler? ” O günlerde o beyazımsı ve keskin kokulu şeyi kahvaltının ardından bile içmeye başlamıştı dostum Fuat. Bir gün komşusu Sema Hanım’la dertleşirken “Öldürdü bunlar beni, öldürdü Sema Hanım!” diye öfkelenmişti. Ben yine bir türlü anlayamıyordum. -öldürmek- ne demekti ya da -ölmek-? Dostum Fuat’ı düşürüp fena halde kırmışlardı. Bu ölmek denen şey sanırım kırılmak gibi bir şey olmalı dedim. Yani paramparça olup artık bu dünyada işe yaramaz bir hale gelmek. Bu dünya için yok olmak. Bir şeyin varlık içindeki bireysel farkının yok olması ve işlevsel bütünlüğünün parçalanması. Dostum tek parça halinde ortadaydı işte geziniyordu, bakkala gidiyor, kahpeyi seviyor, yemek yiyor, su içiyordu. Ölmek. Nasıl? Ne gibi? Dostumun her hareketini inceleyip bu kelimenin anlamını çözmeye çalıştım. ”Öldürdü bunlar beni öldürdü !” demişti sahibim. Bunu hala başaramadım bir türlü. Herhangi bir kırılmaya kadar da galiba çözemeyeceğim bu kelimeyi. Sahibimin de içinde, tıpkı benim de her zaman taşıdığım kendi boşluğum gibi bir boşluk vardı. Nasıl ki ben dolduğumda boşluğum kayboluyor, daha canlı, daha parlak bir yaşantı kazanıyorsam; dostum da bana dolan şey gibi saf ve temiz bir şeyle dolmalı ve daha güneşli bir hayata kavuşmalıydı. Ancak onun içinde taşıdığı boşluk benimkine pek benzemiyor galiba diyordum. Çünkü o, halinden hiç memnun değildi, onu tanıdığım günden bu yana acı çekiyordu. Ben tutkulu bir özlem duydum doldurulmak ve özellikle suyla insanlara hayat vermek için… O zamanlar daha bilgisizdim. Onları da kendim gibi sanıyordum. Su beni nasıl mutlu ediyor ve huzura kavuşturuyorsa, sanki su; insanlara da aynı şeyi yapmalıydı! Şimdi gülüyorum kendime, ne kadar cahilmişim. O zamanlar başka bardaklar görseydi bu halimi gülmekten kırılırlardı bana. Mesela lokanta bardakları, hastahane bardakları, üniversite kantinlerindeki çay bardakları ve yemekhanelerindeki su bardakları ya da meyhane kadehleri. Yine de dudaklarına, beni tutan ellerine dostumun büyük özlemler duydum hala da duyuyorum, üstelik daha da çok duyuyorum. Evet sanırım, onun boşluğunun doğası ve niteliği benimkinden çok farklı olduğu için, dostumun çok daha farklı bir şeyle dolması gerekiyordu. Onun özlemleri ve hasretleri benimkilerden çok başkaydı. Su, onun için de çok önemliydi benim için de, ama anlayamıyordum işte, onun da içine su dolduğu zamanlar o neden bendeki gibi bir huzura ve bir hayata kavuşamıyordu? Artık emindim, onun boşluğu benimkinden çok başkaydı anlamaya başlıyordum. Ah dostum! İyi kalpli dostum, ne olur kalk artık yerinden, bir sigara yak pencereyi aç, anlamış gözlerinle dışarıya bak ya da deri terliklerinin tekini ararken kahpeye öfkelen yine : ”Ne anlarsın şu kokmuş terlikten ulan avanak kedi! ” Yine ne olur dostum, şu pencereden uzakları süzerken hayatının yeni uzaklarını görmeye, anlamaya devam et; varlığın ve kendi varlığının bütün anlamlarını durdurarak.

Beni son kez doldurduğu bir günün sabahıydı. Öyle olacağı hiç aklıma gelemezdi çünkü bunun ne olduğunu bilmiyordum, çünkü o gün ona ne olduğunu bilmiyordum, hala da bilmiyorum. O sabah yine her zaman olduğu gibi elinde bir torba ve ağzında sigarayla odaya girdiğini önümdeki sandalyenin demirlikleri arasından gördüm. Torbadan gazeteyi çıkardı masanın üzerine attı, ekmeğini çıkardı, küçük demliğiyle ocağa çay koydu. Koltuğuna oturdu gazeteye uzandı, aldı. Büyük yazılara baktı. İkinci sayfayı çevirdi… İşte o resim oradaydı! Her şeyi başlatan o uğursuz manzara, o kararmış ruhun çıplak karanlığının teni, boylu boyunca oradaydı. Üzerinde pek az elbise olan, genç güzel bir kadındı bu. Dostumun, pembe kapılarının boyaları yer yer dökülmüş virane gönül evinde yaşayan, diğerleri gibi kaçıp gitmeyerek bu fakirhanede inatla yaşamaya devam eden; dostumun cüce umutlarının o evdeki son temsilcisi bundan kurtulamadı, diri diri kül olmuş olmalı bundan artık eminim. Zavallım, o dirayetli umuttan kemikleşmiş küçük bedeniyle, kan ter içinde bir oraya bir buraya koşturmuş olmalı. Yangın öylesine ani ve yoğundu ki evden çıkamadı. O güzelim cüce, o cefakâr şirin varlık oradan kurtulabilseydi; dostuma küçük de olsa yeni bir umut evi yapabilirdi. Hatta başka umutları da o yeni eve toplayabilirdi… O gün, dostumun o ikinci sayfaya düşen gözlerinden sonra artık bu evde sadece siyah vardı, sadece siyahı besledi pencereler. Evet, önce sanki bir is vurdu kalbinden yüzüne; dostumun yüzü karardı. O karanın karası buğu, gözlerinde çöreklendi ve gözleri boğuldu dostumun. Nefessiz kaldı gözleri. Güneşsiz şafak gibi can çekişiyordu. O gün, o resme baktıkça kırılır gibi acı çekiyordu, yoksa dostum o an bir bardak gibi kırılıyor muydu? Bir yazı ve bir resim, bir insanı bir bardak gibi nasıl kırabilirdi? Ama işte karşımdaydı her zamanki koltuğunda oturur halde, elindeki gazetede bulunan o genç kadının resmini ve altındaki yazıyı görmüştü sadece. Bir yerde; dostumu çok etkileyen derinde bir yerde, derin çatlaklar oluştuğu kesindi. Nerdeydiler bilemiyordum ama dostumun çok acı çektiğinden ve kaskatı oluşundan anlamıştım bunu. O acayip an geçince yavaşça ayağa kalktı, gözlerinde hiçbir anlam yoktu, sanki gözleri yoktu aziz dostumun. Bu kez tüm varlığa yabancı; devleşen bir yokluğun bütünlüğüyle gövdelenmiş ürkütücü bedeniyle, bu gecekonduyu içinden parçalayıp çıkarak büyüyen sadist ayaklarıyla ışıklar ezecek, dünyalar ezecek dev bir karaltı gibi ya da şimdi peydah olmuş zavallı, yapayalnız, kendi karanlık ve küçük semasını faydasızca gürleten sefil bir kara bulut gibi yükseldi koltuğundan. Onu hiç o kadar korkunç görmemiştim, iki halde de fazlasıyla korkutucuydu, ben o gün dostumun hangisine daha çok benzediğine hala karar veremedim. O halde ayaktaydı, yine de onun ocaktaki çaya bakmaya yöneldiğini sandım ama bana uzandı! Ben çok uzaktaymışım gibi uzanıyordu bana. İlk defa bu kadar zorlanıyordu. Dostumun yüzü gittikçe kararıyordu, oda dört taraftan daralıyordu, Kahpe miyavlıyordu. Dostum Fuat, adımlarını bana hiç yaklaştırmadan, bedeninin geri kalanı yerinde kalarak bana sadece kollarını uzatıyordu çaresizce. Nihayet beni aldı ve zorlukla beni son kez doldurdu. Elleri titriyordu, sarsılıyordum. Sular, gövdemin kenarlarından taşıp boşluğa saçılıyordu. Dostum beni morarmış dudaklarına götürür oldu, bu çok kısa sürdü. Bir yandan da boğulur gibi hırıltılar çıkarmaktaydı. Bir eli göğsünde bir eli bendeydi. Sonunda beni, isyan dolu bir öfkeyle masanın üzerine vurarak koydu. Sular; irili ufaklı öfke parçaları halinde etrafa dağıldı. Bir an sandım ki bu parçalar; düştükleri yerlerde sanki masayı eritecekler, delip geçecekler… Ve dostum koltuğuna yığıldı. Karlı bir kış gününde, güne bir anda yığılan gece gibi, çöktü dostum buz gibi koltuğuna. Hırıltılar ve gürültüler geliyordu koltuğuna çöken bu gecenin bağrından. Benim az önceki halim gibi yerinde sarsılıyordu gece. Nihayet gecenin son hareketinden kalan o hatıra belirdi, dostumun sağ kolunun boşluğa derin ve kalıcı bir çizgi çekerek koltuğun yan tarafına düşmesinden kalan hatıra, onu hala görebiliyorum o günden beri orada çizili. Gece, artık hareketsizdi. Göğsünde kalan sol elinden ise çaresizliğin sarı ve zehirli buğusu etrafa yayıldı gecenin; sessizliğiyle birlikte…
Evde tuhaf şeyler oluyordu. Yıllardır bu evle ve dostumla bütünleşen belki de bu evin dört ayaklı ve tüylü bir şekli haline gelen Kahpe’yi, bu acayip yaratığı da o gün tanıyamadım. Tuhaf sesler çıkarıyor, ne terliklerle uğraşıyor ne de dostumun aslında artık kabullendiği; yine de onu kızdıran, o en belirgin yaramazlıklarını yapıyordu. Dostumun kucağına zıpladı. Göğsüne çıktı, boynuna doğru uzandı. Her zamanki gibi bıyıklarını onun bıyıklarına sürtüyordu. Dostumdan hiçbir tepki gelmedi. Uyusaydı bile çoktan uyanması lazımdı. Anlayamıyordum. Dostumun kucağına geri indi, kıvrıldı uyumak istedi, yapamadı kahpe; dostumun kucağından onun müdahalesi olmadan ve kaçar gibi ilk kez bu kadar çabuk iniyordu. O günden beri bir daha onun kucağına çıkmadı. Şaşkınlık ve korku dolu o gün, ilk sessizliği yıkan şey ise ocaktan gelen ses oldu; bir an için odanın derinliği ve bütün iklimi değişti. Su kaynamıştı. Dostumun kahvaltı çayının suyu, kaynıyordu… İmbiğinden buharlar asi bir tazyikle odanın huzursuz boşluğuna fışkırıp dağılıyordu. Ben demliğin fokurtularını dinlerken, dostumun kalbi de böyle kaynamış olmalı diye düşündüm. Dedim ki, gazetedeki o resme baktığı zaman dostumun nefesi de bu imbikten çıkan buharlar gibi kaynamış ve kızmış olmalı. Demlik de sustu, dostum aynı şekilde koltukta duruyordu. Gamlı bulutlara mahkûm ve güneşin yüz sürmekte zorlandığı bir hayatsızlığın sertliği, soğukluğuyla yüksek bir dağ doruğu sessizliği doğdu. Odadaki tüm varlığı nihayet derin bir kör kuyu boğukluğu kapladı. Giderek derinleşti, derinleşti… Giderek karanlık, körlük ve susuzluk; derinleşti zehirli bir iniş. Bu evde de bütün trajedilerin serveti olan o değerli acılar; dostumun bireysel tasarruflarıyla zaten külçe külçe her zaman doldurmuştu bu küçük ve ağır, yoksul salonu. Günler geçti haftalar aylar… Dostumun o koltukta öylece kaldığı ilk günden itibaren külçelerin çoğalması da durmuştu. O değerli külçelerden artık ben eklemeye başlayacaktım. Dostum, çünkü o koltukta öyle durdukça bu kez benim acılarım zenginleşiyordu içimde. Doldukça daha da doldu külçeler yığıldı üst üste. Onlar burada yığıldıkça, gerçek bir adım atacak yeri kalmadı güneşin. İki katlı bir gecekondunun ikinci katından, evet anlatıyorum hala bütün bunları size. Burada sonumun ne olacağını ben de bilmiyorum. Bir cam ürünleri fabrikasında başlayıp mütevazi bir zücaciye dükkanına bir dönem misafir olup, sonunda buraya demir atan hayatımın ne olacağını bilmiyorum.
O ikinci sayfa hadisesinin olduğu güne yakın zamanlarda dostum, her zaman aynı yerde dakikalarca ayakta dururdu, dizlerini kırarak eğilirdi kalkardı, hemen ardından yine dizleri üstüne uzanıp alnını yere koyardı. Bu tuhaf hareketleri yaparken bazı sözler duyardım ondan; biri hariç (o isim Tanrı’nın ismi olmalıydı) hiç duymadığım ve anlamlarını hala öğrenemediğim ilginç ve etkileyici kelimeler duyardım. Alnını yere dayadıktan sonra ise doğrulur ve yerinde öylece oturup kalırdı. Sonra yavaşça sağa ve sola bakar, ardından hafifçe yüzüne sürdüğü ellerini yine hafifçe yukarı uzatıp duygulu bir ses tonuyla, odada kimse olmadığı halde sanki birine bir şeyler söylerdi. Dostum bu hareketleri günde 3-5 kez yapardı. Her seferinde onu farklı bir huzura, bir dinginliğe ulaşmış ve sanki ruhunu yenilemiş gibi görürdüm. O yaptığı hareketlerin ne olduğunu, bunu dünyada sadece dostumun mu yaptığını? Bunun, onu neden huzurlu kıldığını hiçbir zaman öğrenemedim. Yine de dostumun Tanrı’dan bir şeyler istediğini ve o günlerde onu daha da çok sevdiğini anlamıştım. İşte sol kolu göğsünde hala, işte sağ kolu boşlukta sallanır halde. Gözleri neden böyle açık? Böyle açık; sanki kapalı gibi… Hala hiç kırpılmıyor? Hiçbir şey anlayamıyorum. İyileşecek belki de evet! İnsanların yakalandığı o hastalık denilen şeylerden biri de olabilir bu dedim, uyanacak bir gün dostum ve kalkıp elini bana saracak yine okşar gibi… Beni doldurup dudaklarına dayayacak. Tıpkı eski günlerdeki gibi, beni doldurup dudaklarına dayadığında ben ne kadar mutlu olacağım! Yaşadığımı hissedeceğim. Olmadı, zavallı dostum kalkmadı. Kalkmadı… Ocakta ateş yandı yandı tükendi. Demlikte su kaynadı kaynadı bitti… Kalkmadı dostum… Güne bir anda çöken gece, hala bir gündüze dönemedi. Yağmurlar duydum sayamadığım kadar; yağdılar yağdılar, sustular… Ziller çaldı kapımızda uzun uzun; bittiler. Gittiler… Dostumun dizleri dibindeki gazete sapsarı kesildi sonunda. Ben ise okuma yazma bilmeyen bir bardağım. Bütün bardaklar gibi.
Bardak umudu işte bizimki! Cam gibi her zaman ışıkla dost bir umut. Hiç tükenmedi; dostumun pörsümüş ve hayatımda hiç görmediğim bir renge bürümüş bu elleri, kolları ve yüzüyle kalkabileceği ümidini, ılık sular gibi hala içimde barındırıyorum. Dostumu ne kadar sevmişim. İşte sol kolu göğsünde hala, işte sağ kolu boşlukta sallanır halde. Gözleri neden böyle açık? Böyle açık; sanki kapalı gibi… Ve adam sesleri şimdi! İki katlı bu gecekondunun ikinci katında, bu ezilmişliğin sertliğiyle yükselmiş, sömürülmüşlüğün soğukluğuyla buzlanmış yalnızlık dağının ışıksız tepesine, bu kör kuyudaki zehirli boğukluğun en derin nokrasına yaklaşan adam sesleri; sorgulu ve kuşkulu bir tonda heyecanlı kelimelerle evin dışında ve giderek yaklaşıyorlar… Yaklaşan ayakların sıcak yankıları küçük yuvamızın kapısına yığılmaya başladı bile. Yığıldı. Yığıldı. İyiden iyiye eşiğine dayandı. Çok kısa bir sessizliğin ardından, kapıya acı ve tok feryatlar ettiren darbeler; birinci büyük patırtı… İkinci büyük patırtı… Neler oluyor? Üçüncünün ardından çok tanıdık bir ses şimdi: Sahibim eve her gelişinde olmasa da genelde duyardım, kapı ardına dek açıldığında çelik sapı, bazen arkasındaki duvara vururdu. Evet, bu o sesti. Az önceki adam sesleri daha heyecanlı, daha güçlü ve kuşkulu yankılarla diğer iki odaya kısa bir misafirlikten sonra, holde uzuyor ve yaklaşıp üzerime doğru büyüyor büyüyor… Bu evde korkulu ve muhtevası meçhul bir karanlığın altında içime dolmuş bütün sorular da ilk defa şimdi, uluyan aç bir kurdun gözleri gibi büyüyor. İşte buradalar yanımda! Neler oluyor? Bu mavi gömlekli adamlar da kim şimdi? Söylene söylene salondan içeri girdiler. İçlerinden biri : ” Buradaymış! ” dedi ürküntülü bir hayretle gözlerini dostuma dikerek. Bir diğeri daha sakin : ” Ne zaman ölmüş bu böyle? Kimin nesi bu? Anlarız şimdi “ dedi.
Ateşine doymuş bir fırının hemen ardından, hayli olgunlaşmış büyük bir buz kütlesinin bağrındayım… ”Ne zaman ölmüş bu böyle !” Dostumun bir daha bir araya getirilemeyecek gizli parçalara ayrıldığını; dostumun paramparça olduğunu, öldüğünü anlıyorum. Anlıyorum… Ben bunu anlamak istemiyordum. Hayır! Böyle olmamalıydı. “Çıt!”Bu çıtlama ölümü anlatıyor bana şimdi bak. Ahhhh! İçimden kesik bir çığlık, acı dolu aııhhhh! Derinimden tabanımdan yükseliyor, duyuyor musun? Anlıyorum, bu “Küçük Kırılma!” Sonunda ben de, ben de çıtlıyorum. Yükseliyor çatlak çok derin… Ve haykırıyorum! Yükseliyor çatlak. Haykırıyorum zamana : “Çıt!” kırıyorum zamanı, yıkıyorum kubbesini göklerin; bütün nankörlerin ve bütün hainlerin üzerine. Duyuyor musun? Biz bardaklar buna “Küçük Kırılma” deriz. Kırılma yükseliyor, camım çok yanıyor. Bu dünyada hayatın içinde bendeki misali bir çatlama; işte bak şimdi şu an, her zaman, sürekli ilerleyen karanlıkta yanlışlara doğru sürülen ışığın kalbine atılan çizik! Durmadan yol alıyor acayip yukarılara doğru, alçaklığın zirvelerine doğru yükseliyor… Ben kimsesiz bir bardağım. Bendeki kırılma küçük ve kimseye bir zararı yok benden başka. Oysa bütün varlıkta ruhların içinde ilerleyen kırılmaya küçük denemez. Ve şimdi durdu Küçük Kırılma. Dudak payıma geldi dayandı ucu öylece kaldı. Ah! Dayanamayacağım! Parçalanıp kurtulmak istiyorum. Ne çok acıyor. Benim kırılmam az önce durdu ama varlığın bütününde ya da kalplerdeki kırılma devam ediyor. Bir bardak çıtlamışsa çok şey olmuş demektir. Aynı zamanda size kalbinizde ilerleyen o ince çatlağı umarsızca hatırlatmak istiyordur. Bir gün bir yerde bir bardak, elinize ya da gözünüze böyle ilişirse, onu bakıp geçmeyin. Kim bilir camı ne kadar yanıyordur.
Camın böyle şeyler yapabileceğini pek ummazdım. Dostum insanlardan ikrah ettiği için, televizyon denen tuhaf bir kutunun yüzündeki camdan, ender bulunan acayip yaratıkların hayatlarını anlatan görüntüler izlerdi. İşte böyle giderse, ışığın kalbindeki bu çizik ilerlemeye devam edersedünyanındışı dönüyor olsa da içi duracak. Ve biz bardakların da nesli tükenecek, o televizyon camındaki yaratıklar gibi. İnsanlar böyle giderse bir gün bardak üretmekten çok, zamanlarını daha önemli ve hayati şeylere adamak zorunda kalacaklar. Mal derdine değil can derdine düşecekler belki de. Cama yakışır be kaskatı olmak! Pencereye, tv ekranına, biz bardaklara, avize taşlarına yakışır. Kalbe ve cana yakışmaz ki! Kalpler kaskatı olunca her şey durmaya başlıyor her şey… Bu mavi gömlekli insanlardan en iri olanı, dostumun ayakları dibindeki o sararmış uğursuz gazeteye yavaşça eğiliyor ve o genç kadın resminin hemen altındaki yazıya, dokunmadan zorlukla bakıyor : “ Ölü Güller dizisinin yıldızııııı… 2006 Türkiye 2.Güzeli’nden şok sözler: Babam bir kumarbazdı, üstelik şizofren ve alkoliktir. Zayıf bir kişiliği vardır. Ben onu ziyaret ettim bir kere. Beni evinden kovdu … ” “Reco, sen bu hatuna hastaydın dimi? Bak malına bak, tanı” “…Bankaya 300 dolar yatırmıştım onun adına, onu da çekmemiş. Ben elimden geleni yaptım. Onu reddetmedim, o beni reddetti. Bize babalık yapmadı.” “Duy da inanma Reco! Vay O…… pu vay! Şuna bak; bir de filmlerde orda burada insanlıkta ahkâm keser bunlar” Tısss tısss… : “Burada uzun süreli bir ceset var intihar ya da cinayet durumu olabilir tamam , savcıya haber verin adli tıptan kriminal memur istiyoruz tamam, adresi veriyorum acele edilsin tamam…” Tıssss : “Siz bir şeye dokunmayın arkadaşları gönderiyoruz tamam, güvenlik alanı oluşturun, ambülans için erken, tamam”
Kırın beni de parçalayın, öldürün! Size söylüyorum hey mavi gömlekli yorgun adamlar! Çok acıyor; camımdan bezdim. Beni bu gerçekle, beni bu derin çatlakla, beni dünyanın bu çirkin yüzünü görmüşlüğümle baş başa bırakmayın, beni dostumun yanına gönderin! O bazen ağlardı ve rahatlardı ama ben ağlama da bilmem. Artık bir damla soğuk suyu bile camım çekmiyor.
Yeryüzündeki milyonlarca kırılma merkezinin herhangi birinden anlatıyorum. Çünkü biliyorum türlü türlü milyonlarca bardak olduğu gibi, türlü türlü de milyonlarca insan var. Size bütün bunları iki katlı bir gecekondunun ikinci katında Oluşan Küçük Kırılma ’dan anlatıyorum. Kırılmadan anlatamıyorum… Bunu çok isterdim, size her şeyi kırılmadan anlatabilmeyi. Başaramadım, üzgünüm… Kırılmış gölgeleriyle kabarmış ve kenarlarından kıvrılmış kötürüm duvar kâğıtları, el dokuması renkli halıda parçalanmış ölü renkler, kırılmış nakışlar üzerinde geniş sapsarı lekeler, son yağmurdan beri kahpenin yerde yatan hareketsiz ve dostum gibi şişmiş bedeni, ocakta devrilmiş çaydanlık, yerlerde parçalanmış gazete sayfaları, ekmek kırıntıları, devrilmiş boş bir su bidonu ve işte koltukta bütün acınası vaziyetiyle uyuyan; altında çizgili pijaması, üzerinde sararmış atleti ve ayaklarından birinin kemirilmiş kanlı iki parmağıyla dostum! Bütün ibretiyle o koltukta ne kadar çirkin ve karanlık olsa da zararsız ve heybetli. Her büyük yangından sonra olduğu gibi onun da aralı gözlerinden, o karanlık habis duman ince ince hala yükseliyor. Kapanmamış dudaklarından o lanetli küçük yarasalar çıkmaya başladı yine. Dostumun lanetlediği acıkmış yarasacıklar. İşte yine uçuşup duruyorlar odanın içinde, bu küçük ama çok derin kör kuyunun içinde her zamanki kör gözleriyle sağ sola çarparak uçuşuyorlar. Cehennem’den çıkmak ister gibi telaşlılar, avlanmak istiyorlar… Akşam oluyor. Mavi gömlekli adamlardan biri pencereye uzandı ve sandım ki bu yarasalar dışarı çıksın diye açıyor o pencereyi. Ancak fark ediyorum ki onları göremiyor bu adamlar.
Size bunları iki katlı bir gecekondunun ikinci katından değil, karanlık bir ihanet dağının soğuk zirvesinden anlatıyorum. Zamanında güneşin yüzünü görmüş suları çoktandır tamamen çekildiği, boşluğuyla yetinmeyen ve dibinde duramayan bir kuyunun, şu anki en derin dibinden sesleniyorum. İşte buradayım! İniyorum… İniyorum… Size bunları inerken anlatıyorum. İnmeden anlatmayı çok isterdim üzgünüm… Burada işte hep birlikte iniyoruz, hep birlikte inerken; mavi gömleklilerden en kısa olanı, adı sanırım -Reco- olanı, gazeteye ve zavallı dostumun cüzdanından çıkardığı mavi bir karta bakıyor: “Evet bu adamın kızıymış bu ” “ Amirim bak, soy isimleri aynı bu adamla, gazetenin tam da bu sayfası açık. Kim bilir ne zamandır bu halde ?” “ Bu karı yemiş adamın başını. Ne zaman ölmüş bu ya! Pöf kokuya bak! Öf anasını satayım hale bak! Nerde kaldı bunlar yav! Ben dışarıdayım biraz. Dokunmayın bir şeye ” İnsanlar bizim gibi üretilmiyor bunu biliyorum. Ben o şekli bilmesem de bir şekilde birbirlerini ürettiklerini ya da birbirlerinin var olmasına katkıda bulunduklarını biliyorum. İşte dostumun da bir zamanlar sürekli içinde duran ve onu sürekli ılık tutan bir insandı o;dostumun pek nadide kızı (!) Nankörlüğün sanki resmiyet kazanmış belgesi olan o gazete haberiyle dostumun yüzünü karartan pek değerli nadide kızı (!) Az önce siz de duydunuz mavi gömlekli bu tuhaf adamlardan biri, şaşkın ve meraklı gözlerle, mat bir ses tonuyla okudu; evlatlık erdemi kibrine mat olmuş o genç kadının sözlerini… Dostum, onun varlığına sebep olurken kim bilir ne güzel şeylerle dolmuştu, ne ılık heyecanlarla? Dostum ona tüm varlığıyla katkıda bulunmuştu, tüm sevgisiyle onun varlığına sebep olmuştu. O nankör yaratık ise dostumun yokluğuna katkıda bulundu ve yokluğuna sebep oldu. Dostum onu üretirken o, dostumu yok etmişti. Burada iniyoruz işte. Dibinde duramayan bir kuyunun içinde. Ve Küçük Kırılma’dan beridir camım çok yanıyor. Azap çekiyorum… Ne dolmak ne de boşalmak umurumda bile değil! Bedenimdeki bu derin çiziğin ve camıma yansıyan bu hazin manzaranın acısından dolayı kendimi kırasım, tuz buz edesim geliyor.Zavallı dostumun parmak izleriyle dolu bedenim.
Karısı olacak o lanet kadın, dostumdan boşandıktan sonra başka bir adamla evlenmiş. Karısı ve kızı dostumu, elindeki son büyük birikimi de alarak terk etmişler. İçi zehirle dolu minik bir şişenin içine atıp terk etmişler dostumu. Şişenin kapağını da sıkıca kapamışlar. Zavallı dostum. Şimdi o yorgun ve ölü koltuktan artık kalkamaz, bundan artık eminim. Dinmeyen o bardak umudum da kırıldı gitti. İşte böyle bir şey… Ölüm, umutsuz kalmak parçalanmak gibi bir şey, evet sanki şu an bir bütün halinde değilim de sanki paramparça olmuşum; her zerrem ayrı acıyor. Bu halde bir bütün olmanın, varlıkta yer kaplamanın ne anlamı, ne önemi var ki zaten? Biz bardakların düşüp kırılmasına çok benzemiyor insanların ölümü. Çünkü sahibimin ortalığa saçılmış irili ufaklı parçaları da yok. Ya da gövdesi üzerinde derin çatlakları. Sonuçta bir düşme ve bir kırılma olduğu kesin. Bir yerde büyük bir kırılma olmadıysa ölüm de olamaz. Dostumun kalbini fena halde kırmışlar ya da meçhul bir yerden düşürülüp fena halde parçalanmış. Bu kırılmanın nasıl ve ne şekilde olduğunu asla anlayamayacağım, o parçaları ya da o derin çatlakları göremeyeceğim… Bir kalbin neye benzediğini de bilemeyeceğim, ama o mavi gömlekli adamın “Bu ne zamandır ölmüş böyle? ” dediğini duyduğum anda benim gövdemde oluşan bu derin çatlağı ben; soluğumu bir çöplükte paramparça alana dek taşıyacağım, göreceğim, göstereceğim! Bu gün o mavi gömlekli dört adamdan hiçbiri, benim tabanımdan dudak payıma kadar bir çırpıda beliren derin çatlağı ve o çıtlamayla birilikte yükselen kısacık feryadımı ne gördüler ne duydular. Olsun, bir gün duyulacak, mutlaka görülecek; ışığın kalbinde yükselen o derin çatlak… Ve bütün kalplerde ilerleyen çizik… Cama yakışır kaskatı olmak, bize yakışır ama insan canına değil. Kalpler kaskatı olursa çatlar. Kırılır ve kırar. Daha yumuşak ve esnek olursa kalpler; kırmaz da kırılmaz da. Bize yakışır kırılmak
İnsana yakışmaz ki… Bütün bu dünya, bütün bu varlık, mesela koca bir bardak olsa; insanlar, onun içini tatlı ve kutsal bir şeyle doldurmalı ki, O’nun da içi huzurla dolsun; O, yani Tanrı, varlıktan o tadı böyle sürekli acılaşan sular gibi almaya devam ederse, bir gün öfkeyle kırmaz mı o bardağı? Hiçbir zaman o isyankar çatlağın pervasızca dudaklarına değmesine de izin vermez. Bu akıl almaz bardağın tabanından, bardağın Tanrı’yla öpüştüğü dudak payına dek uzanmaya çalışan o küstah çatlağı, işte oraya o noktaya uzanmadan duymalı, durdurmalı birileri. Bana öyle geliyor ki bütün bardaklar gibi bütün insanlar da yarı canlılar. Tıpkı bu yarı ölü dünya, yarı ölü varlık, yarı ölü hayat gibi. Peki burada şimdi kim bütün ruhuyla; yarı ölü bedeni içinde tam anlamıyla mutlu olabilir? Kim ve ne? Bazı insanların ellerinde hayali birer plastik bardak var, adi bir cam bile değil. Bu insanların her biri, o bardak bozması ruhsuz nesneyi anlamsız yere, ağzına kadar doldurmaya uğraşıyor. Halbuki bilmiyorlar mı? O sahte bardakları, -Dünya- denen bu riyakâr çeşmenin altında tuttukları sürece hiçbir şey asla dolmayacak. İşte bu adam da yıllardır bu evin içinde tıpkı benim gibi, bütün insanlar gibi yarı canlı bir varlıktı, hatta benden bile cansızdı o… İşte ben bu yüzden bu insanı bu kadar çok sevmişim. Bu yüzden camım, ona bu kadar ısınmış. Onu bir sahipten ve bana su doldurup içen bir varlıktan öte bir iştiyakla sevmişim.
Çatısına bir daha; altında dostum ve Kahpe’yi barındıran bir semanın ışıklarının konamayacağı iki katlı bir gecekondudan anlatıyorum size bütün bunları. Küçük Kırılma’dan sonra anlatıyorum… Bazen bir su bardağı bile çok şeyler anlatabilir. Şundan eminim ki bütün bardaklar benim kadar geveze değiller. Eminim her birinin hayat hakkında bildiği şeyler var. Ben böyle gevezelik ederkenaz önce mavi gömlekli dört yorgun adamdan ikisi daha dışarı çıktı gitti. Tanrım! Hacı Burhan Efendi’nin duvarda çerçevelenmiş yokluğunun; tozlu bir camın ardında kalmış bakışı önünde, ona sırtı dönük ve ayakta, tıpkı dostumun bir zamanlar yaptığı gibi ellerini kaldırıp avuçlarını açmış. Gözleri dostumun kemirilmiş parmaklarında, tanınmaz yüzünde ve kahpenin bedeninde gezinirken bazı şeyler fısıldıyor; burada dostumun yanında kalan son mavi gömlekli adam! İçlerinden en genci olmalı, bu adamın yüzünün çizgileri arasında acıma, dehşet ve ibret yazıyor. Evet okuyorum! Ben de okuma yazma bilmediğimi sanırdım. Küçük Kırılma bana bunu da öğretmiş olmalı. Tıss… Tısss… Bir anda küçük bir tokat yemiş gibi irkildi, belinden o siyahküçük nesneyi telaşla çıkardı ona bağırarak hızlı hızlı bir şeyler anlatıyor. Dostumun göbeği üzerine kaymış daha büyük ve daha siyah olan eline bakarken her cümlesinin sonunda “Tamam tamam” deyip duruyor. O nesneden ara sıra garip ince seslerle birlikte, sahibimle radyo dinlediğimiz zamanlarda duyduğumuz parazitlere benzer tıslamalardan geliyor. Zavallı sahibim yalnız değilsin, ardından ölmek isteyen biri daha var; bu adi ve çatlamış bir su bardağı olsa bile… Tıss tıss…” Kriminal gönderdik tamam ulaştılar mı? Tamam” Kriminal de ne demek? Bu öğreneceğim son kelime olsun. Artık başka kelime istemiyorum… İçeriye birdenmavi gömlekli olmayan iki adam geldi. Hemen arkalarından ise, az önce burayı terk eden mavi gömlekli adamlar… Şimdi mavi gömlekli olanlarla olmayanlar birbirleriyle konuşuyorlar. Hey gidi günler… Tv seyrederdik sahibimle. Dostumun kahpeyle konuşurken ona dediklerini, ben sanki bana söylüyormuş gibi dinlerdim. Rakı içerken radyoyu açardı, rakı bardağıyla beni yan yana koyardı. Ben rakının keskin kokusunu duyardım, heveslenirdim ama sahibim beni hiçbir zaman rakıyla doldurmadı. İyi ki de bunu yapmamış, zira açık sözlü aziz dostum rakı bardağı bundan pek memnun görünmezdi. Onunla sohbetlerimizde onun tamamen saf suyla dolma hasretini, içim sızlayarak dinlerdim. Çatlağım çok ağrıyor ne olur kırın beni artık! Ve sarsılıyorum: Bana doğru uzayan bu koca el de kimin şimdi? Ne yapacak beni, neler oluyor? Yoksa kıracak mı? Ne sevinçliyim! Bu el ne soğuk ve sert. Bütün bu el; elin kendi derisi gibi beyaz ince naylon bir şeyle kaplı. Hayatımda beni kavrayan bu ilk yabancı el… Sevinçliyim bu adam içimi okumuş olmalı. Evet kurtuluyorum, zamanım gelmiş olmalı, ne güzel! Benim gibi hayattan utanmış ve sudan bezmiş, camından bezmiş, kirli, çatlak ve adi bir bardakla su içecek değil ya şimdi bu adam! Bu ne şimdi? Beyaz daracık ve sert bir torbanın içindeyim! Tuhaf, ağzı birbirine geçti torbanın. Yeni bir hayal kırıklığı! Oysa ben cam kırıklığı olmak isterdim, bir avuç cam kırıklığı. Sonunda hapisim burada, bu salak şeyin içinde. Sahibimi de göremiyorum puslandı her yer. Çıkarın beni bu naylonun içinden!
Neler oluyor?
Beni ne yapacaklar?
Birlikte nereye gidiyoruz?
Elveda Kahpe. Güzel evimiz elveda…
Elveda dostum…
Kamil Çağlar Aksu
2009 aralık sayısı / Temrin Dergisi
İçinde Kalmasın