POETİKAM

POETİKAM

Türk Şiirinde Yeni Merkezcilik ve Avangard Şiir

Eliz Edebiyat Dergisi /2020 haziran / K.Çağlar Aksu

Merkezi olmayan bir yapı ayakta kalamıyor. En küçükten en büyüğe çok önemli yapıların hepsinin bir merkezi var evrende. Bizim şiirimizin de çok özel bir merkezi vardı. Dilin pragmatik, hatta fırsatçı ya da konformist işlevselliği bir şiiri merkezinden giderek uzaklaştırıyorsa burada düşünmek lazım kanısındayım.

Genel kabul olarak Türk Şiiri’nin merkezi hâlâ İkinci Yeni sanılıyor fakat çoktandır o merkezden de çıkmış durumdayız.. 70’ lerden itibaren de aslında bu merkezden çıkılmıştı fakat yine de toplumcu ve politik yeni bir merkez oluşabilmişti. Seksenlerin ortasından itibaren yeniden İkinci Yeni merkezine dönüldü.İki binli yıllarla birlikte küreselleşme, kültürün digitalleşmesi, internet, sosyal medya derken toplumun sosyopsikolojik yapısının ve yerleşik algılarının değişmeye başlamasıyla birlikte,  kültürel çoğu merkezden çıkılmaya başlandığı gibi şiirimizde de İkinci Yeni merkezinden, yani merkezden uzaklaşma başladı.

Günümüze geldiğimizde ise maalesef bir merkeze sahip olan bir şiirden bahsedemiyoruz. Geleneği yeniliklerin önünü tıkayan bir ayak bağı olarak görmek, binlerce yıldır şiirin kendisini şiir yapan ve var eden ulvi niteliklerini çöpe atmaya kalkan bir acımasızlık ve hadsizliktir bana göre. Şiir ve onu var eden bütün nitelikler her şeyden önce bir dünya mirasıdır. Yerini bilmeyen ya da yerini kaybetmiş bir şiir, yeni ve ortak bir kök edinemez. Geleneğin köklerini söküp atan ya da geleneğin topraklarını terk eden bir şiir, kurumak zorundadır ve halk dahil herkes için, o her zaman bir yabancıdır. Bir sabitesi, kökü, ayarı olmayan şiir, radyoda belli bir frekansı olmayan gürültüye benzer.

            “Tanzimat sonrası şiirdeki dağılış ve değişmenin tekrar güçlü bir merkez olarak toplandığı iki isim, Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim’dir. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde şiire başlayanlar bu iki isimden beslenir, yola çıkar. Değerli Akademisyen Ertan Örgen böyle bir saptamada bulunuyor yayınladığı makalesinin bir yerinde. (Bkz.Yeni Türk Şiiri ve Gelenek İlişkisinde Kaynaklar-Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi) Demem o ki, bugün de içinde olduğu dağılış ve çözülüşün gereği olarak şiirimizin, yeniden böyle bir toplanmaya ve merkezileşmeye ihtiyacı vardır kanısındayım. İlhan Berk’in 1964 yılında yayınlanan bir yazısında yaptığı gelenek vurgusu ise büyük önem arz ediyor: “Şuraca geldik: Tanzimattan önceki şiirimizi bir yana bırakırsak, Tanzimatla başlayan, bugüne değin de süren şiirimizin bütünüyle özgün bir şiir olmayışı, Batı şiirinin çok etkisinde kalmasının sonucudur. Kendi gerçeklerinin bir sonucu olan Batı şiirinin yapısını alarak yapılan uygulamalar, Türk şiirinin kendi gerçekleriyle uzlaşmadığı için bir yapı konamamıştır. Yine, Batı şiirinin yapı ilkeleri kendi şiir çizgisinin, (geleneğinin) bir sonucu olduğu unutulmuştur. Bu da bizi kendi şiirimizin ilkelerini aramaktan alıkoymuştur. Böylece de, Türk şiirini kendi çizgileri, kendi geleneği için kurmak ortadan kalkmıştır.” (BERK, İlhan (1964).” ( “Türk Şiirine Bakmak”, Yeni Ufuklar, S. 151, s. 20-23.) Ertan Örgen’in makalesinde alıntıladığı bu İlhan Berk pasajının hemen ardından dile getirdikleri ise, kritik bir özeleştiri niteliği taşıyor: “Bu görüşler ise İkinci Yeni tecrübesinin Tanzimat’tan beri süregelen çizgiye gelenek adına bir katkı sağlamadığının ifadesidir. Doğallıkla kendi kaynaklarını güncellemek yerine Batılı siyasî ve edebî gelişmeleri takip etmek böyle bir manzara çıkartmıştır. Temelde fütürizmi, sürrealizmi denemiş ancak henüz olgunluk içinde bu akımları içselleştirememiş Türk şairleri bir anlamda, andığımız iki yazının da ana fikri kabul edilebilecek geç kalmış bir modernizmi taşımaya çalışır. Şiirin şablonlara, verili bilgilere kafa tutması Dadaist ve sürrealist bir tavır olarak 20. yüzyılın başında Avrupa’da çokça konuşulmuş bir anlayıştır. İkinci Yeni şiirinin kaynaklarına bakıldığında Batılı şair ve düşünce akımlarının çokluğu göze çarpar.”

(Bkz.Yeni Türk Şiiri ve Gelenek İlişkisinde Kaynaklar)

Bizler Batı ve Doğu kültürünün arasındaki coğrafyanın ürünü olarak inkişaf etsek de biz aslen ve zihnen Doğuya aitiz.  Binlerce yıllık tarihimizde, bizim Batı kültürü ile sosyokültürel boyutta ve pratik anlamda hemhal olmamız en fazla 200 yıllık bir süreci kapsar. Şunu demek istiyorum, şiirimiz derlenip toplanacaksa ve yeni, sahih,  genlerimize uygun bir merkez oluşacaksa,  bunu tekrar doğu şiirine yaklaşarak sağlayabiliriz. İlla ki dışardan bir şeyler almak istiyorsak bunun Batı’dan olması şart mı? Yunus’un şiiri de Doğu Şiiri, Hafız’ın şiiri de.

Peki bir -ulusun- kaç tür şiiri olabilir? Peki bir betiğe bir “şiir türü” demek için neler gerekir? Bir deneyselin “tür” olabilmesi ya da literatüre olabilmesi nelere bağlıdır? Estetik teorisinde ya da estetiğin ideolojisindeki genel satıhlar bellidir. Estetik dediğimiz sujenin felsefi geometrisi bellidir. Düzgün ve güzel bir üçgenin iç açıları toplamının 180 derece olması şarttır mesela. Kareye benzeyen bir şey için değil; gerçek ve estetik bir kare yaratmak için iç açılar toplamı 360 derece olmalıdır. İkinci Yeni’nin meydana getirdiği Big-Bang’ten çok sonra maalesef ethos, logos ve pathos’ un, yani olmazsa olmaz olan bu üç büyük kaidenin, pek gözetilmediği çok geniş ve hakim bir poetik uzay oluştu. Bir muzu duvara bantlamak sanat ise, o halde şiirde de üç beş kelimeyi alıp anlamsız bir düzleme bantlamak da şiir midir? Bu tür edimler, eğer bir başarı ise başka bir isim bulsunlar bunlara, sanat ya da şiir demesinler tamamdır o zaman.

Birinci Yeni ve İkinci yeni çok kötü kırdı Türk Şiiri’ni. Bu kırılmanın travmasını sonradan yaşamaya başladık. Bu travmanın sancısı ikinci yeninin kendi döneminden 40-50 sene sonra ortaya çıkmaya başladı. Yani bu travmanın bunalımını ya da karmaşasını, krizini yaklaşık 50 yıldır yaşıyoruz. İkinci yeni güzeldi fakat sonra acısı çok kötü çıktı. Temel temayüller -kalıcı- olarak ortadan kalkınca, şiirimizin makbul daire içinde korunan aklıselim şiiriyet algısı ya da şiirimizin var olan iki üç sağlam merkezi parçalanıp ortaya onlarca hatta yüzlerce deneysel merkez çıktı. Sorumsuz serbestiyetlere imkan veren bu sonsuz uzay içinde şiirimize bir yozlaşma ortamı, sahası, imkanı doğdu. İşte peydah olan bu boşluk, bu imkan, son 30 yıldır tepe tepe kullanıldı, kullandık. Sanırım malzemeyi de boşluğu da, tükettik ve doldurduk. Artık patinaj da çekmiyoruz geri gidiyoruz. İkinci yeniden kullanacak bir imkan ya da malzeme kalmadı çünkü.

Ben ikinci yeniyi hayatımda hiç kutsamadım. Ben de sevdim o şiiri ben de yazdım o merkezden ama Türk Şiiri’nin yetmiş yıldır ağırlıklı merkezi ya da tek büyük rağbet noktası orası olmamalıydı. Bugün şiirimiz ifrattan tefrite savruluyorsa bunun müsebbibi ikinci yenidir. İkinci Yeni’nin çıkış noktası deneyseldir. Her akımın çıkış noktası deneyseldir. Deneysel ya da avangard yazmak ayıp değildir. Ayıp olan şey; -asıl merkezden- -asıl merkezlerden- yani gelenekten büyük oranda kopmaktır. Tehlikeli olan durum, deneysel ya da avangard şiiri odak noktası yapmaktır. Şiir, dili koruyan en büyük unsurdur. Dilin zamanla gelişmesi, değişmesi, aşınması ya da yozlaşmasına göre, şiirin de sürekli kılık değiştireceği, tanınmaz hallere geleceği, aşınacağı, yozlaşacağı algısı tehlikelidir. Türk Şiirinin merkezi ya da merkezleri daha soylu, ağır, lirik ve derindi. Bu merkez, geleneğimize daha yakın ve bizimdi. Künefenin peynirini çektikçe uzar. Sonunda ise kopar. Bizim iş de 30-40 yıldır çok uzadı. Şunu söylemek isterim ki o peynir kopalı çok olmuş durumda.

Türk Şiiri nerdeyse topyekün -deneysel- bir alan haline gelmiştir. Bir ethostan ve ortak bir karakterden yoksundur. Pathosu bile azalmıştır. Logos zaten sallanmaktadır. Tabi bu minvalde, merkezsiz olduğu halde kanona hakim olan bu tehlikeli bölgenin dışındaki şiirleri ve birçok şairimizi saklı tutuyorum. Şiire yeni başlayan gençler öncelikle -şiir gibi şiir- yazmaya çalışmalı.  Şiir gibi şiirden kastım avangard ve deneysel olmayan şiirdir. Yeni yetme ya da genç şairlere tavsiyem önce şiiri tanısınlar. Şiir gibi şiir nedir? Bunun örneklerini önce bizden, sonra da batı/doğu şiirinden iyice tanısınlar. Şiir yazmadan şiir yazılmaz. Yani önce şiir yazsınlar. Mesela beş yıldır şiir yazıyor ama hep avangard ve deneysel yazmış. Böyle olmaz. Önce dile ve şiire belli bir düzeyde hakim olunur, sonra arayışa yani deneysele geçilebilir. Aranır. Deneysel şiir adı üzerinde bir deney ve bir arayıştır. Bir şey öğrenmek, bir şeyi anlamak için denenir. Bunda amaç zaten şiirin ve dilin olanaklarını, koşullarını, sınırlarını iyice tanımak ve kavramaktır. Bundaki amaç, deneyseli adet ve merkez edinip dili ve şiiri yozlaştırmak değildir.

Ben de zamanında deneysel şiir yazdım. 27 sayfalık bir deneysel şiir çalışmam vardır (Halname) ve iki yıl uğraşmıştım üzerinde. Bana şiiri, daha derin tanımamda çok faydası olmuştu. Onu bitirdikten sonra kendi öz şiir evrenime/poetikama geri döndüm, elimde yeni bulgu ve malzemelerle. Deneysel şiir budur bana göre ve pragmatist bir yaklaşımla yazılmalıdır. Bu noktada süreğen bir idealist tavır tehlike arz eder.  Deneysel şiir özenti amacıyla yazılmaz. “Deneysel Şiir, ıskalanmış bir imkânı yahut denenmemiş bir serüveni yoklamıyor.” Yenişafak Gazetesi Kitap Eki’nde böyle diyor Şeref Bilsel. Bütünüyle katılıyorum bu saptamaya. Binlerce yıldır yüzlerce dilde yazılmaya devam eden şiirin, bütün geçerli imkanları içinde, denenmeyen sentaks kombinasyonu ya da semantik yapı-konstrüksiyon, biçem, form kaldığına pek inanmıyorum. Şiirin şiiriyet, estetik ve sanat içeren makro uzayının sınırları bellidir. Şiirin milyonlarca imkanı haricinde yenilik, bence bundan böyle sadece özde ve içerikte ilerleyebilir. Bakın -şiirde- diyorum. Hayriye Ünal ise yine aynı kitap ekinde: “Deneysel şiir, biçimsel süreçlerin son kerte saydamsızlaşmaları ile ortaya çıkan şiirdir. Deneysel alanda kayda değer bir şey ortaya koymak ciddi bir emek ister. Süre giden şiirde yeteneğini ve ustalığını kanıtlamış bir şairin deneysel çabaları kesinlikle dikkate değerdir.” Yani benim kanaatimce ise, şiir sanatında ustalaşmadan ya da kalfalaşmadan deneysel alana yönelmemek gerekmektedir.

K.Çağlar Aksu

Türk Şiirinde Deneysel ve Avangard Yaklaşıma Bir Eleştiri

Alarga Edebiyat ve Eleştiri Dergisi – 1. Sayı – mayıs/haziran 2021 / K.Çağlar Aksu

Dizeye ve dizedeki anlam bütünlüğüne dönmeliyiz kanısındayım. Derlenip toplanmak için. Beyin zonklatan, incelip incelip kopan imgesizliklere ve detone mekanik dizesizliklere geri dönmeliyiz. Yalınlıktaki metal soğukluğuna ya da kuruluğuna meydan vermeyecek sese, biçeme, şiirsel manaya ve dizeye geri dönmeliyiz. Sese geri dönmeliyiz. Ahenge. Müziğe. Derinliğe. Yankıya. Şiir salt bir kelime kombinasyonu, imge permütasyonu, bulmaca tasarımı ya da bir zeka oyunu değildir haliyle. Sadece okurun okuması gereken emri vaki bir metin, hiç değildir. Şiirimiz neredeyse buraya doğru gelmiş durumdadır. Derlenip toparlanmalıyız. Ben yeni kitabım ‘Kuyudan Ağıtlar’da “Hayaletin Yarası” adında 7+7 ayaklı hece vezninden oluşan bir çalışmama yer verdim. Bu konuya farkındalık yaratmak istedim naçizane. Ayrıca kitaptaki şiirlerin çoğunluğu nizami dizelerden oluşuyor. Kitaptaki birçok şiirle birlikte, çok sayıda birim ve dize, geleneğe ya da eski merkezimize yakın izler, sesler, biçemler ve formlar taşıyor.  Kitabımda tabi ki farklı arayışlar, dille oynayıp zorlayan yapılanmalar, arayışta olan biçem yapıları ve ses yapıları, imge yapıları var. Özgün bir dil kurma gayretini, tabi ki göz önünde tuttum şiire başladığım yıllardan beri, fakat dizeye her zaman çok önem vermeye çalıştım.

Mevlana’nın pergel metaforunu hepimiz biliriz. Pergelin bir ayağı merkezde saplıdır ve diğer ayağı dünyayı gezer. Biz ise merkezdeki ayağımızı çekmiş durumdayız. Artık bu şekilde kusursuz bir daire çizmemiz imkansızdır. Ben de denedim. Abuk sabuk ya da abuk sabuk olmayan sayısız deneysel betiklerim oldu. Ben bütün onları şiiri ve dili anlamak, tanımak ve onun olanaklarıyla  -imkansızlıklarının- sonuna kadar farkına varmak için yazdım. Uzun zamandır ise bu amaçla yazılmıyor deneysel şiir. Fantezi olsun diye yapılıyor ve hatta bu fantezi idealize olup rutinleşiyor. Deneysel ve sözde avangard şiir uzun zamandır literatüre olmaya başladı. Kendisini meşru zannetmeye, hatta merkez zannetmeye başladı fakat öyle değil. Öyle olamayacak. İkinci Yeni de bir merkez değil artık çünkü oradan da çıkıldı.(Bunun detaylarını Eliz Edebiyat Dergisi – Haziran 2020 sayısında anlatmıştım.)

Evet insan tarihin öznesidir değişir değiştirir. Ben çakma muhafazakarlık falan yapmıyoruım ki. Has şiirin az çok neye benzeyip benzemediğini: Sümerli Şair Enheduanna’dan beri, Kıbrıslı Antik Şair Sappho’dan beri, ne bileyim Homeros’tan ya da Dante’den, Fuzuli’den, Nesimi’den,  Firdevsi’den, Yusuf Has Hacib’ten, Hafız’dan ya da TS. Eliot’dan, Baudelaire’den, Rimbaud’dan, P.Shelley’den, Rilke’den, Yeats’dan, Emily Dickinson’dan, Füruğ’dan,  vs…beri aslında biliyoruz. Şiir bakir ilhamla yazılan bir şey olmalı, yani ben böyle biliyorum. Şiir transandantal bir yolculuktur, metafizik algıdır, mistik bir duyuştur. şiir ruhla yazılır. Ruhtur, nefestir. Bir nefeste inen ruhtur. Antik devirlerde ve ezoterik süreçlerde, nefes eğitimleri de alarak insiye olmuş olan mistikler, rahipler, şamanlar; belli kelimeleri sürekli tekrar ederek (zikir) onlara ruh ve güç katardı. İnsanoğlunun konuşmayı öğrendikten sonra, şarkı söylemekten bile önce yaptığı ilk şey, şiir  oldu. İnsanoğlu, ruhu ve doğanın ruhlarını keşfetmeye başladığı anda şiir söyledi.

Aslında her şiir yazma süreci de bir İnisiyasyon sürecidir. Ruhsal derinlik ve uygun duruşla yazılır. Duruş ise, şairce duyuş ve hassasiyettir. Şiir inen bir ruhtur. Doğanın ayin zamanı ve dua zamanıdır. Doğa şairle dua eder. Ses, soluk çıkarır. Şiir, çalışılan bir şey değil, çünkü dua etmeden önce çalışan birini ya da kırmızı olmaya çalışan bir gülü hiç görmedim. Şiir, anın otantikleşmesi ve duyuşun orjinalleşmesidir. Şiir anı, doğanın şiir ve şairi kullanarak dua etmesidir. Şiirsel an ise, şiir anından önce gelen ve doğayla varlığın, insan ruhuna uzanıp ünsiyet etmesiyle, şiir yazma edimini, yani şiir anını ortaya çıkaran anlık bir süreçtir. Bu durum mucizeye yakın bir şeydir. Belki de mucizedir. Bu yüzden, şiirde en iyi söyleyişi bulmaya değil; her zaman en doğal söyleyişi ve tabidir ki en güçlü ilhamı beklemeye çalıştım. Duruşumu ise kendimce muhafaza etmeye çalıştım. Her ne kadar bolca sallanmalarım olsa da, bu kaygıyı her zaman hissettim.

Kadrolu dergilerde ve ana akım dergilerin bile çoğunda, bütün bunlardan yoksun ve zorlama, yapmacık, hatta fantezi oldukları aşikar betiklere rastlıyorum. Türk Şiiri’ni kurtardık da sıra fanteziye geldi. Ortada yazılmış olan ve parlatılan birçok ürüne baktığımda beş bin yıldır bize ulaşmış olan şiiriyet algısının ya da şekli ve şemalinin, tanınmaz hale geldiğini görüyorum. Neoliberal ve postmodern algı, hatta post truth kültür, digital külltür, sosyal medya kültürü, rutinleşen mekanik yaşam, her şeyi ve insanı yozlaştırdığı için, şiir de yozlaştı ve yozlaşıyor. Birçokları buna değişim, gelişim ve ilerleme diyor fakat ben aynı kanıda değilim. Diyelim ki elimizde tam tekmil ve dört başı mamur bir kalyonumuz var. Bu kalyon binlerce yıldır bütün dünyayı gezmiş, okyanusları katetmiş çok sağlam ve alımlı çalımlı harika bir gemi. Şimdi bir zaman geliyor ve bu geminin her yerine, eline yelkeni alan herkes, kafasına göre yelken takmaya başlıyor. Yeni dümenler ve yeni kürekler konuyor sağa sola. Şimdi bu yapılan şeyler gemiyi daha da güçlendirmek, güzelleştirmek, geliştirmek mi demek oluyor, yoksa gemiyi kendi doğasından yani gemilikten çıkarmak mı oluyor? Geminin yelkeni de dümeni de kaburgası, bordası, küpeştesi, küreği, direği de bellidir. Gemi halinden ziyadesiyle memnundur yani. Kaş yapılırken göz çıkarılıyor. Bu geminin, değişirse ancak içindeki tayfaları ve diğer yükleri değişir. Bunlara kısaca –anlam- diyorum ben. Yani içerik değişir. Anlam, ses, imgelem dünyası, izlekler, sentaks, semantik bağlar, imajlar, semiyolojik kodlar-çağrışımlar değişir ancak.

Bunları zaman makinesine koyup 1960 Paris’ine göndermek gerek. Oulipo’ya dahil olup takılsınlar rahat rahat. Bilmedikleri bir şey var, Fransa’da o akımı başlatanlar önce yıllarca adam gibi şiir yazdı. Fransız diline ve şiirine önemli katkıları oldu. Sonra da bir şey anlatmak ve göstermek isteyip, şiirin ve dilin bütün olanaklarını ve sınırlarını ortaya çıkarmak için Oulipo ile böyle bir forma yöneldiler. Biz zaten avangard hatta deneysel anlamda bunun benzerini 70 yıl önce İkinci Yeni ile yaptık, bunu arttırarak ve cılkını çıkararak yapmaya devam ediyoruz hala.

Picasso’da mesela yıllarca klasisizme ait eserler verdi ve sonunda kübizmi kurdu. Şah olmadan tuğ takmasınlar. Ben bizde bu işin yani deneyselin ya da avangardın büyük oranda özenti olarak yapıldığını düşünüyoruım. Öncü bir şiir görülmüyor çünkü ortada. Paramparça ve merkezini kaybetmiş, merkezlerini kaybetmiş bir Türk Şiiri. Ortak bir Türk Şiiri var mı? Bir Japon gelip bizden, bizim son 30 yılımızı temsil edecek bir Türk Şiiri örneği istese, ona ne sunacağız?  Artık herkes kendine göre merkez. Bu çok tehlikeli bir durum. Türk şiirinin bugün en büyük sıkıntısı budur. Türk şiirini Deneysel olana ve avangarda fokuslamak! Şiir yazalım, önce şiiri yeniden bulalım sonra yine kaybederiz. Kaybetme dönemini yaşıyoruz zaten uzun zamandır. Dağılma ve parçalanma.

            Deneysel ya da avangard betik; alın işte şiir budur bakın şiir yazdım demek için ya da şiir olgusunu öyle lanse etmek için değildir. Şiirin Lansmanı binlerce yıl önce yapıldı. Deneysel şiir, şiir böyle yazılsın diye ya da örnek olmak için değil; şiiri ve dili iyice tanımak için bir dönem yazılan ve sonra bırakılan bir şeydir. Şiirin olanaklarını “göstermek” evet “lanse etmek” için de yazılır. Deneysel şiir “olanağı” göstermek için yazılır. Hatta evet yayınlanır bile. Bizde ise yıllardır “saçmalığı” ya da “fanteziyi” “özentiyi” göstermek için yazılıyor. Deneysel şiir,   olanağı göstermek için yazılıyorsa ki bu öyledir; yukarda bahsettiğim gemiye fazlalık olmayacak ve ona eklemlenebilecek gerçek bir olanak varsa şiir ordan hep yürümüştür ve o olanağı kullanıp gemisine eklemiştir zaten. Ben ise ülke şiirinde artık bir “olanak” göremiyorum uzun zamandır. Yani bugün ülkemizde gerçek anlamda olanağı gösteren ya da göstermiş deneysel şiir ya da şair çok az var. 

Gelinen noktada ifade ettiğim gibi, deneysel şiir eğer gerçek bir olanak yok ise –sonradan bırakılan –  bir türdür. Adet edinilecek bir şey değildir. Adı üstünde -deney- bu. Bir sonuca varmak için yapılır ve bırakılır fakat biz bir türlü bırakamadık, bırakamıyoruz. Kötü bulaştık bu işe. Bunlar böyle dergilerde çokça yer almaya başladı ve tüyü bitmemiş şairler bunu şiir sanıp da bir çukura düşüp yıllarca oradan çıkamazlar ise bunun vebali büyük olur dilimize ve şiirimize.  Şiir ateşle oynamaktır. Şiir dildedir. Dil varlığın evidir. Varlık şiirde barınır. Yani varlık dilde barınır. Dil varlığı korur, şiir de dili korur, gözetir. Demek ki aynı zamanda şiir bekçidir. Bekçiye pembe ayı kostümü giydirirsek o bekçiyi kimse ciddiye almaz.

Bir zamanlar ben de Şiire yeni bir beden verebilme hususunda kendimce bir çaba sarf etmeye nacizane çalıştım. 2009 yılında bitirdiğim Halname şiiri toplumcu ve evrensel olduğu halde epik, lirik ve ironik bilinç yaratmaktaydı. Varlığa, varoluşa, yaratılışa ve “nedenselliğe” bir “espiri “ ironisiyle yaklaşıyordu. Yaratıcıya kendince yeni ve güzel isimler veren şiirdi.

Esasen “insanın” yani “ademoğlunun” pişmanlığı, utancı ve bir nevi günah çıkarması, sarsılarak uyanması, yanlış yolda olduğunu anlaması. Ürpererek Tanrı gerçeğinin farkına varması, kendisini tuzağa çeken olguları irdelemesi ve bütün menfi durumlarını “bulgulaması”ndan ibaretti.. Ayrıca şiirde günümüz modern dünyasına marjinal göndermeler bulunmaktaydı. Semavi dinler dünyasına incelikli göndermeler yapılmıştı. Deneysel olanı; epik, metafizik, barbar, müdehaleci düzlemlerde işlevselleştirmişti.

ikinci yeninin dili parçalamasıyla arka plana itilen “medeniyet tasavvuru”, “durumun ortak sesi” olma edimini ve “ethos”u olan bir şiiri yeniden kurmayı amaçlamıştı ki bence de böyle olmalıdır. Bir ulusun bir -ulus şiirine- sahip olabilmesi için; o şiirin ortak özelliklere ortak ethoslara, ortak pathos ve logoslara sahip, ayakları yere basan ciddi ve sahih bir şiir olması gerekir.

Halname Şiirim; Türk şiirinin, ikinci yeni tahakkümünden ve onun “aşılamaz” sanılan evreninden, “ondan başka şiir evreni yok” hissiyatından kurtulması endişeleri içinde geçen yılların sonunda oluşmuştu. Üç okumalı Halname’nin, 1960’larda Fransa’da kurulan bir deneysel yazın ekolü olan Oulipo’nun içerdiği şiir dokusuna eklemlendiğini düşünmüştüm o zamanlar. Ben şiire 1993 yılında başladım. İlk şiirim 2004 yılında yayınlandı. 2006 yılında şiiri yeniden keşfetmek istedim, İkinci yeniden sıkıldığımı farkettim ve deneysele yöneldim. Uzun ve derinlikli çalışmalarım ve yeni okumalarım oldu. Bir gün bir yerde Oulipo’yu gördüm (2008 yılı) ve cesaretlenip bir yılı alan bir süreçte Halname Destanı’nı yazdım (2009), yapılandırdım. Hemen sonra ise kendi şiirime geri döndüm. Elimde yeni veriler ve malzemelerle. Deneysel şiir, her şairin, şiirini ilerletmek için bir zaman yararlanacağı geçici bir süreçtir. Şunu anlatmak istiyorum deneysel ya da avangard yazılır. Yazılması da şarttır. Fakat bu herkesin hayatında dönemseldir. Öyle olmalıdır. Genel Literatür alanında ya da bir ülkenin şiir ortamında da dönemseldir ve yine öyle olmalıdır, dönemseldir ve dönemsel kalmalıdır. Bir âdet, bir töre, bir ahlak, genel aktöre ya da bir ethos haline gelirse -şiiri- kaybederiz. Yani o müthiş gemiyi batırırız.

K.Çağlar Aksu

KOŞ KİŞOT – ÇOCUKSU HÜZÜN VE SESSİZLİK

EDEBİYATBURADA.COM/ K. Çağlar Aksu

Koş Kişot, 2020, Klaros Yayınları,şiir

üç kelimelik dünyayı yazıp yokluk hissetmek, sessizliğimden ileri gelir.” (Koş Kişot.s.49) işte böyle demiş kitabında Serkan Özer. Şiirini uzun zamandır takip ettiğim -sessiz- ama şarkılı şairlerden. Koş Kişot’un, şairin yaşını da hesaba katarak bir ilk kitap olduğunu söylersem, Özer’in sessizlikte ne kadar başarılı olduğunu anlatmış olurum. Kimbilir belki de her şair sessiz doğar ve çıkardığı o ilk kitapla bozulur o deli dolu sessizliği. Bu sebeple Özer, bu sessizliği en çok taşıyanlardan. Çocukluk, hayat, günümüz modern hayatına eleştiri, çocuk sevgisi, insan sevgisi ve masumiyet/saflık kavramıyla birlikte yer yer melankoli. Bazı şiirlerde isyan dokusu olsa da yine de bu, sessizlik ve çocuksuluk içinden yükselen bir tonda. Melankoli de yine bu sessizlik içinde yer buluyor. Melankolinin işlenmesi zor ve risk içeren bir malzeme olduğu kabulünden hareketle, her an bir ajitasyona – arabeske düşüleceği gerçeğini de göz önünde bulundurursam, Özer’in bu noktada başarılı bir melankoli dokusu işlediğini söyleyebilirim. Kelime ekonomisi yapılarak yer yer yalınlığa götüren şiirler arasında, yer yer de semantik bağlantıların ince eklemlerinde imgesel dokular, yapı ve imajlar mevcut. Kitapta kelimeleri başka kelimelerle anlatan sembolist bir yaklaşım yanında, açık ve yalın bir biçem genelde hakim. Anlamı açık olan şiirler sadece samimi ve içten değil. Aynı zamanda hepsi belli bir yapı ve imaj içindeler.

“gözlerimin kızardığını gören çocuklar

deniz yüzlü olanlardı.

onlar da benim gibi hazır değillerdi

geniş omuzlu korkulara.

eyvallah demeyi öğrendiğim günlerin hepsinde

kanım sessiz.

ağır da olamadım sağır da,

hep yalınayak bastım karmaşaya.”  (Koş Kişot – s.8)

Özer bence bu ilk kitapta -sessizlik- temasından yola çıkmış. Bazen hayatın sessizliği, bazen şairin kendi sessizliği, bazen de ölümün sessizliği. “neden çağırmazlar taşları şenliklere?” (s.9)  dizesi, kitapta parlayan çok dizeden biri. Bu dize de başka bir şiirden fakat yine, burada da sessizlik var. Hayatın rutin akışının, Özer’in izleğinde yarattığı durağan ve baygın sessizliğinin çaresizliğini, Özer, taşlar üzerinden ele almış ve umarsızca bu sessizliğe taşların son vermesini istemiş.

“son durakta inemeyen çocuğun şapkası hüznünden

evimin penceresinden kaçmış

mor kelebekler cinsinden.”

(s.11)

sessizlikteki hüzün ya da hüzündeki sessizlik. Özer’in birçok şiirinde içten içe işlenen duygu durumları bu izlek üzerinde estetikleşiyor. Hüzün sessiz olmalıdır. Hüzün sessiz olandır. Özer bu ontolojik sessizliği, kuru bir veri ya da malzeme olarak kullanmıyor. Bu sessizliğin bir duygu durumu olduğunu hiç unutmayıp ona bir ruh ve şahsiyet veriyor. Şahsiyet ve ruh kazanan sessizlik ise seçkin bir hüzne dönüşüyor. Deniz metaforu da hüzün ve sessizlik ile bütünleşip sarıyor Özer’in şiirlerini:

“büyük insanlar onlar!

insanlar büyür beni çocuk yapar!

dönüp de arkama baksam

deniz: babam” (s.15)

çocukluk özlemi insanda sessiz bir hüzün yaratır. Özer, kitabında çocukluğunun unutulmaz tarihinden sıcak örnekler çalıyor suyun yüzüne. Kitaptaki bazı şiirleri sanki gerçekten bir çocuk yazmış gibi. Bu ruhu taşıyıp kağıda sızdırabilmek zor iştir. Özer bunu Koş Kişot’ta cesurca ve çok güzel gösteriyor, bundan hiç gocunmuyor.

“biterse bu kış,

kendime denizler alacağım,

bir balığın kalp atışı gibi,

yüzeceğim heyecanlı.” (s.16)

çocuksu bir coşkunluk, havasız, çalımsız/ gösterişsiz bir romantizm. Sadelik ve kayıtsız bir aşkınlık. Şiir her şeyden önce bir çocuk ister. Yani saflık, masumiyet, şaşkınlık, hayret, özgür bir sevinç ve kayıtsız bir hüzün. Şiir ilhamdan önce bir çocuğun ruhunu ister. Bu ruh sayesinde ilhama çıkılır.

“biterse bu kış,

bir masa alacağım etrafına bir ev.

illaki üzerinde dalgalar.

yakalayıp da kendimi balıklara atacağım.” (s.17)

bu çocuksu sadeliğin içinde, semiyotik düzlemde incelenebilecek ve hayal dünyasını zenginleştiren seçkin örnekler de var: 

“haberin yok

yolumda kara düşük bebekler var

kimseler bakmaz.”

“sessizim,

buradan gözükmüyor İstanbul.

araba vapurları senindir.

kara kutu anlamlı yatışlarımız.

üfürüyor ıslık hecelerini budala zamana”(s.34)

bahsettiğim her konunun örneği olarak her dizeyi ya da birimi bu sayfaya alamam lakin bu ilk kitabın kendimce öne çıkan özellikleri üzerinde durmaya çalıştım ve buna yönelik örnekler sunmaya çalıştım. Özer şiiri,  sade ama seçkin ve yer yer şaşırtabilen bir şiir. Sade hatta basit, ama asla yapısız ve katmansız değil. Kitapta Sehl-i mümteniye yaklaşan hatta onu yakalayan dizeleri, birimleri de gözlemleniyor. Bütün bunlar ve bu ince ayarları tutturmak bir ustalık ister kanısındayım. Özer’e tek tavsiyem, bu saatten sonra şiirinin kanını,  başka şiir damarlarına sevk etmemesi. Kendi kimliğini bulmuş bir şiir var Koş Kişot’ta.

“kaldırımdaki boyalı çocuğum.

çizmemişler gölgemi henüz.

bir çay evini şekerle karıştırıyorum ( bazen aklımı )

ellerimde şeytan uçurtmaları.

sonra, yoz arabalarda aşina yüzler.

o arabalar kumda manevra yapanlardan.

sarı bir ışık görsem de çatının üstünde,

kalabalıklar içinde kim aydınlanır ki?” s.39

Özer’in kitabında aşk kavramı ise, kavuşulmamış, tüketilmemiş bir hüzün. Özer, Aşkı yelkovana asıp akrebi kovalıyor kitapta bir şiirinde. Aşkı gerçek ve sonsuz kılan ayrılığın kıskacındaki kutsanmış zehri kovalıyor. Zehrin peşinde. Özer’in şiiri,  yormayan, akıcı ve -yapı- içeren bir şiir.  Zeka bulmacası çözdürmeyen, içerik yığıntısı olmayan ve havalı görünmek için göstergebilime/semiyotiğe malzeme olmaya çalışmayan, kompleksi olmayan bir şiir. Buna rağmen imgesel katmanlara sahip ve dizeyi yakalayan, hem görüneni farklı şekilde gösteren hem de görünmeyeni gösteren bir şiir.

“farklı yalanlardan kurtulduğun anda,

dükkanların içinde

tükenmez adamlar olacaktır.

tükenir olanlarla ecebiyat dersini işle,

konun hakimiyet!

içinde saray erittiğin kapların,

kapsız kitabında,

bir büyük padişahın

zıplayışlarını okuyacaksın.

geldiğin yer kara olacaktır,

sonu da lirik tarih ve duman.” (s.55)

Ece Ayhan’a ithaf ettiği “Ecebiyat” adlı şiirden bir bölüm. Burası da çok hoşuma gitti. Bu bölüm, şairin anlamı örterek dize dize işleme ve okuru sıkmadan taşımadaki ustalığı ile birlikte, semantik muğlaklığın dengesini koruyarak oluşturduğu ince yapıya örnek teşkil ediyor.ilk kitap olmasına rağmen derli topu, olgun ve kendinden emin bir kitap Koş Kişot. bu sessiz şairin, yılların şiir mesaisiyle damıttığı, kendi şiirsel evreninde yakıştırıp oturttuğu şiirlerden oluşan özel bir kitap. Oturmuş bir izlek, estetik yapılanmasını sağlamış bir şiirsel algı ve özgün bir içerik dünyası.

İçinde Kalmasın