Gültekin Emre / Şiir Günlüğü
Varlık Dergisi
“Ağıt Toplumu” oluşumuzu Adnan Binyazar dünyaya duyuralı çok oldu. Ağıt’la acı kardeş değil mi? Acı çeken, acı çektirilen, acılarla, kapanmayan yaralarla büyüyen bir ülke değil miyiz? Acı da ağıt da bitmez bu topraklarda! Bu “teskin” edilemeyen, daha doğrusu dindirilemeyen “keskin” acının şiiri de yazılmaya devam eder, ediyor hep.
Kuyudan Ağıtlar’ı (Şiirden Mayıs 2019) okurken. K. Çağlar Aksu’nun ağıtları ülkemizin, halkımızın, dünyamızın, çevremizin halini bir kez daha düşündürttü bana. İşin içinden çıkamadım çözümler üretemediğimden. Çünkü bu topraklara, insanlığa “Ekilen Lanet” varken, nasıl “teskin” olacağımı bilemedim. “ateşin, suyun, havanın” ağıtı “kıyamet”e kadar sürecektir. Şair yana yakıla şiir yazıyor, ağıtları kuyudan çeke çeke dünyayı, çevresini, insanlığın başına gelenleri anlamaya çalışıyor. Anlayabildiklerini ya da anlayamadıklarının, karmaşık duygularının, huzursuzluklarının şiirine sığınıyor. “şafağın yalımı aşk: imzasıdır umudun.” Zamanın deline düşmüş ozan, ama hangi zamanın? Tarihe dönüp bakarak gününü düze çıkarmaya çalışıyor. Günler geçiyor ama nasıl geçiyor? Ya aylar? Ya mevsimler? Ya yıllar? Ya ömür(ler)? Hangisi imgelerin, dizelerin, şiirlerin dışında kalabilir? Rüyalar gerçeğe, gerçekler rüyaya dönüşür durmadan. “unutacak vaktimiz yok / toprak ancak zamana mevsimi hatırlatır / çiçeklere bir güneş bir yağmur yetişir / bastığımız çimenler kadar olamadık / herkesin uzandığı son / aynı sandık aynı sandık” (Aynı Sandık) Varlıkla yokluk arasında bir salıncakta ömür tüketiliyor ya, işte onları kuyudan bir bir çıkarıyor K. Çağlar Aksu, önümüze kapkara aynalar koyuyor aydınlığa ulaşalım, diye. 102 şiirden oluşan uzun bir ırmakşiirle önümüze düşüyor. İnsandan Tanrı’ya yol alıyor kutsal kitap dilini diline dolayıp. “Kuyu” ve “ağıt” metaforunu lirik bir yolcuğa çıkıyor dünyayı, insan ruhunu merkez alıp.

Hürriyet/Kitap Sanat
31 Aralık 2021 – Haydar Ergülen – 2021 Şiir Kitapları değerlendirmesi – Dünle Beraber sayfası.
(LETHE)
https://www.hurriyet.com.tr/kitap-sanat/dunle-beraber-41972202

Haydar Ergülen’in Önerdiği 14 Kitap (kuyudan ağıtlar)
https://www.edebiyathaber.net/haydar-ergulenin-onerdigi-14-kitap-funda-dortkas/
Haydar Ergülen’in Önerdiği 14 Kitap
(kuyudan ağıtlar)
………………………
Derin bir hüznün melankolisi: Kuyudan Ağıtlar /
M. NURULLAH CELEP
Şiirden Dergisi – 83.Sayı – Mayıs-Haziran
DERİN BİR HÜZNÜN MELANKOLİSİ: ‘KUYUDAN AĞITLAR’
MUSTAFA NURULLAH CELEP
K. Çağlar Aksu’nun Kuyudan Ağıtlar adlı ikinci şiir kitabı, Şiirden Yayıncılık’ın güzide şiir kitapları arasında yer alıyor.
Kuyudan Ağıtlar: Derin Bir Hüznün Melankolisi
Şair K. Çağlar Aksu’nun ikinci şiir kitabı olan Kuyudan Ağıtlar, derin bir hüznün melankolik yansıması olarak yoğun bir duyarlılığın içe / ruha / kalbe yönelik verimlerinden oluşuyor. K. Çağlar Aksu, dergilerde yayınevlerinde çalışmış, ürünlerini seçkin edebiyat dergilerinde yayınlamış, 1979 İstanbul-Fatih doğumlu bir şairimizdir. 2011 yılında ilk şiir kitabı Sır ve Sûr yayınlanmış. İlk şiiri 2004 doğumlu olduğuna göre Aksu’nun ‘2000 Kuşağı’ şairleri arasında yer aldığını söyleyebiliriz.
Kuyudan Ağıtlar, önemli ve etkili bir şiir kitabıdır. Vurgulanması gereken ilk ve öncelikli husus, Kuyudan Ağıtlar’ın, “gönlün derin dilini” yani kuyusunu bulmuş, içe yankılı özgün bir sesin varlığa aksedişinden oluşmasıdır. Gönülde karşılığını bulan, kalbin iç menfezlerine raptolmuş bir ruhun şarkısı olmasıdır.
İşinde gücünde yorulmayan cümle âlem duysun:
Kuyudan Ağıtlar, yaralı sesine mâkes bulma derdindeki bir şairin lirik-estetik şiirlerinden oluşmaktadır.
Merkezî duygu: Hüzündür…

Bu lirik-estetik toplamın içeriğine gelecek olursak, en temeldeki merkezî duygu hüzündür, diyebiliriz. Düşsellikle birlikte şairin muhayyilesindeki hüzün temi, onun yorgun ruhuna imgesellikle yansımaktadır. Varoluşun, daha doğru bir deyişle gönlünün özge hâllerini anlamlandırmak çabası, duygulanımlarını şairanelikle tanımlama gayreti, ruhsal açıdan yabancılaşması, bu yabancılaşmayı aşk, yalnızlık ve hüzünle aşma çabası, yiten değerlere, sahiciliğe yakılan ağıtlar ve en önemlisi de saf ve bozulmamış olana yönelik vurgular, Kuyudan Ağıtlar’ın alameti farikalarıdır, diyebiliriz.
Rüya, aşk, hayal, hülya, düş, ağıt, yeis, saflık, muhabbet, düşüş, çözülüş, yalnızlık, dünya, yara, kuyu, nefes, ölüm, gül, ayna, acı, dua, kan, hüzün, yağmur, söz, duygu, şarkı, küf, alev, uyku, gök, toprak, tohum, mezarlık, çöl, ateş, meçhul, kum, kalp, gönül, karanlık, gece, Tanrı, kader, keder ve benzeri kelimeler de şairin gönül kuyusundan karanlık dünyamıza serptiği imgelerle hâlelenmiş ve ağıtlarla taçlanmış hazinelerindendir.
Bu kelimelere bakarak, Aksu’nun ilk elden şairanenin yaldızlı çemberinden şiirler devşirdiğini söylemek mümkündür. Daha çok da “Servet-i Fünûn duyarlılığı” diyebileceğimiz bir şiir akarıdır bu.
Aksu’nun söyleyiş biçimi
Aksu’nun edebi tarzı, yani şiirsel söyleyişi biçimlendirme tutumu, seçik olmamakla birlikte, bir imgecinin simyager tavrına daha yakındır. Aksu için şiir bir ‘büyü sanatı’dır.
Kelimelerin, ifade ve ibarelerin, imgelerin, duyguların ve hallerin büyüselleştirme etkisine maruz kalarak, şiirsel söze biçim verdiğini görüyoruz şairin. Buna karşılık, akılla çalışan keskin bir gerçeklik algısına sahip olmadığını ifade edebiliriz.
Eleştirel Değerlendirme
Bize göre Aksu’nun, bu kitabı özelinde konuşacak olursak, en temel zaafı içinde yer aldığımız hayattan kopuk bir düşsellikle şiirlerini biçimlendirmesi, inşa etmesidir. İmgeleminin gerçeklikten yana değil de duyuşsal köklerinin gündelik hayatta olmadığı ‘hayal’den yana bir çalışması vardır şairin. Şair Aksu bu kitabında muhayyileye biraz fazla ağırlık vermiştir.
Kuyudan Ağıtlar’ın ikinci temel zaafı, seçik ve doğrudan ifadeyi, temiz Türkçeyi esas almak yerine, sözü zarifane yönünden aktararak, ‘koygun’ bir dille mısralarını metne aktarmasıdır.
Kuyudan Ağıtlar, bu iki temel zaafının ötesinde, bize göre öne çıkan en önemli niteliği, şairin zengin düş evrenini okura sunmasının yanında, “güneşi gönlünde taşıtan ariflere” özgü bir ruh derinliği ve bilgeliği ile “cebimizdeki tanrılarla ömür tükettiğimiz” bu fani, gelimli-gidimli dünyada biz ihtiras sahiplerine çarpıcı ve sarsıcı bir ayna olmasıdır…
Acıdan müteşekkil bir ayna…
“Saatini hüzünlerin şimdiden kurdum
çalınca öleceğim gölgesinde saflığın
şarkısına yıkılıp güle gömüleceğim
dile düştüğüm yere dilsiz döneceğim” (s. 167)
Bu kitabı neden okumalıyız?
Şu sebepten: İlhamen yazılan bu şiirlerin bugünün okuyucusuna söyleyeceği hususiyetli kelimelerden olan saflık ve masumiyetin dünyasını yeniden ve yeniden düşünmek için.
O dünyaya yeniden dönmek mümkün mü?
İşte K. Çağlar Aksu, o dünyayı şiir sanatı aracılığıyla yeniden şiirsel gerçeklik boyutunda kurup gösteriyor okuyucusuna.
Ali’nin sırrını, Yusuf’un sınavını modern insanın hâllenmeleri noktasında yeniden okumak-sezmek, neyi kaybettiğini yeniden ve yeniden hatırlamak ve hatırlatmak isteyenler, okuyun Kuyudan Ağıtlar’ı.
Daha da derinleşin ve kurtulun!
Delirmemek için şiir…
K. Çağlar Aksu, Kuyudan Ağıtlar, Şiirden Yayıncılık, Mayıs 2019, İst.


Hüseyin PEKER – Altıncı Işıklar sayfası – Akatalpa 239.Sayı
…………………..
VAROLUŞUN DİP AKINTILARI – LETHE – ÖNDER BİROL BIYIK
Alarga Edebiyat ve Eleştiri Dergisi / 3.Sayı
Ağıtçızade Çelebi’nin Lethe isimli şiir kitabı geçtiğimiz aylarda Şiirden Yayıncılık tarafından yayınlandı. Şair daha önce yayınlanan “Sır ve Sûr” ve “Kuyudan Ağıtlar” kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da varoluşun meşakkatli hallerinin izini sürüyor.
Bir şiir kitabı, dizelerinde şairin ismini çağırıyorsa, şair kendi sesini bulmuş, kendi şiiriyle buluşmuş demektir. Lethe’yi okuduğumda ilk aklıma gelen şey bu oldu. Lethe, dizelerindeki derin anlam katmanları, biçimi, biçemiyle şairine has, başkasına benzemeyen, hiçbir şairin gölgesinde kalmayan özgün bir kitap. “Ağıtçızade Çelebi” kolaylıkla anlaşılabileceği gibi müstear bir isim. İsimdeki modernizm öncesi tını, şiirlerin yapısı ile de uyum taşıyor. Kırk dört şiirin yer aldığı kitapta divan edebiyatının kalıplarını, tasavvufun ince tınılarını modernist bir anlatımla bütünleştirerek Neo-klasik bir yapıdan avangart bir forma ulaşmış şair. Bugün şiirimizde benzer örneklerine çok rastlamıyoruz.
Şairin, şiirlerde yaşama dair derin konulara daldığı, daha şiirlere başlamadan kitabın isminden isminden kendini gösteriyor. Meraklılarının bildiği üzere Lethe Yunan mitolojisinde yeraltı tanrısı Hades’in ülkesine akan ırmaklardan biri. Bu ırmağı suyundan içen ölüler, geçmiş dünyalarına ilişkin bütün yaşanmışlıkları unutarak Hades’in ülkesine girerlermiş. Bu gönderme şiirlerin, yaşamın formel görüngülerinin ötesinde varoluşun derinine bakan, yaşama farklı bir yorumsal boyut getiren yapısını da imliyor. Şöyle diyor Çelebi Deniz şiirinde ; “lanetli bir kitaptır öyküsü insanın,/ güneş onda sayfa sayfa kapanır.” Şiir adına kalem oynatması zor bir alandan söz ediyoruz.
Ağıtçızade Çelebi’nin varoluş ve yaşam hallerine çok farklı bir algı penceresinden baktığı ve bunun şiirini kurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şiirini farklı kılan da onun bu özgün soyutlama kapasitesi. Groteks Bazlama şiirinde şu dizeler buna iyi bir örnek sanırım; “hayatın hem kalemi hem de kandıran kokulu silgisi var/ fazla koklarsan pis olursun haberin olmaz” Böylesi zor bir alanda şiirinizi kurarken, sağlam bir iç görünüz yoksa eklektizmin tuzağına, didaktizmin sığlığına düşmeniz işten bile değil. Ancak Çelebi yaşam, ölüm, evren, dünya, varoluş üzerine belli ki çok düşünmüş, bunun şiirsel karşılığına çok kafa yormuş. Dizelerinde yaşam hallerinin amorf görüntülerinin düzensizliğinden sofistike bir düzen kuruyor. Şiirdeki bu organik bütünlük, sağlam bir dil işçiliğine, geleneksel biçemin modern bir yapıda yeniden üretilmesine dayanıyor. Onun avargartlığı da burada saklı. İmge dünyası içinde yeni anlamlandırma süreçleri inşa ederken bilgece bir söyleyişi bütün şiirlerine sürdürüyor şair. Şuara Kanunu böylesi bilge yüklü dizelerle kurulmuş; “sefa bahçesinde bizi gören varsa yekten,/ haklıdır ayıplasın ehlimizi,”
Çelebi şiirlerinde yanıtlardan çok, soruları önemsiyor. Bu yüzden soru dizelerine sıklıkla rastlıyoruz şiirlerinde. Bahçe şiiri soru dizeleriyle yol alan şiire iyi bir örnek;
“yıldızımı anlar mı bu hüznün göğü?
mehtaba mezar gözleri kara büyü.
suları kaynatan ışıksız tutku sızar,
kanıma o dem düşen sanki vuslat mı?” Dize ikilemeleri, aynı dizenin farklı söz dizimlerle yeniden kuruluşu şiirine akışkanlık kazandırıyor. Şair hep bir öznelik ve öznellik içinde şiire ulaşırken kendi ben’ine kapanan bir şiirden uzak duruyor. Bu yüzden dışarıklı, dünya, evren ve yaşam halleriyle hemhal olup sık sık doğa izleklerine, evren metaforlarına başvuruyor. Esmer şiirinden takip edelim;” rüzgarların şarkısı, ne tatlı yankı tende,/ duyarız şiirini, taze ılık sevinçleri,/topraktaki hevanın daldaki hanedanı,/ kurulur kara tahtın, gelinlerin esmeri.”
Şiirin içinde hareket ettiği kozmos alacakaranlık, soyutta somutu hissettiren, somuttan soyuta gönderen bir kozmos… Varoluş sorgulamalarında ölüm, geçicilik duygusu, yaşamın negatif görüngüleri şiirin başat yapıtaşları olarak akılcı buluşlarla, ince felsefi edayla dizelere siniyor. Vazgeçmeye Ağıt şiirinde şu çarpıcı dizelerle vücut buluyor bu eda; “henüz erken dedim,/ saate baktım,/ geçmişti hayat/ hayat geç olmuştu,/ hayat kaç olmuştu?/ kül yorgunu, külü kül geçiyordu.” Okurdan çaba isteyen en soyut şiirlerinde bile tema silikleşip eklektik bir yapı bozulmasına uğramıyor.
Lethe, şiire kattığı yeni söyleyiş ve zor temaların altından titiz dil işçiliği ve derin bir bakışla kalkmayı başaran bir kitap. Sağlam şiirlerin çok az yazıldığı günümüzde Lethe şiirin kazanç hanesine eklenmesi gereken bir kitap.
Ağıtçızade Çelebi’nin Şiiri Üzerine
Metin CENGİZ
Modern dönemlerin şairinin en büyük sıkıntısı yaşadığını anlamlandırma ve ona bir biçim vermedir. Modern dönemlerin gerçekliği ne kadar amorf ise şairinin sıkıntısı da o denli büyüktür. Zira amorf olan bir gerçekliğe düzen vermek, şekilsiz olanı akla mantığa uygun bir şekille yeniden varetmek kolay değildir. Şairden istenen işte tam da bu güç olan, tanrısal biçim verme eyleminde ortaya çıkar. Şairi bu süreçte bekleyen diğer bir sıkıntı ise piyasanın isterleriyle savaşmaktır. Piyasa kültür dünyasının pompaladığı alışılmış, ortamalı olmuş beğeni düzeyini tatmin etmeyi amaçlar. Reklamını ona göre yapar, bu beğeni düzeyi üstünden bir algı ortamı yaratır. Şair işte bu beğeni ortamına karşı savaşmak zorundadır. Ya piyasa kültürünün biçimlendirdiği bir beğeniye hitap eden sistemin şairi olacaktır ya da başkaldırarak avant-garde rolünü üstlenip yeni bir biçim yaratma yolunda savaşacak, yepyeni bir duyarlık getirecektir. Ancak sözünü ettiğimiz gerçek şairin en büyük engeli sistemin ürettiği ve seri üretim haline getirdiği sahte avant-gardelardır. Gerçekçi avant-garde şairin gölgede kalma ihtimali bile daha çoktur. Çünkü yaşadığımız modern dünyanın tüketim toplumu haline gelmesi, en yeniyi bile bir süre sonra ortaya çıkacak yeni en yeniyle görünmez kılmaktadır.
Sistem bu gidişatı tehdit eden her şeyi yadsır ve işlerin olurunda gitmesi için bütün güçlerini seferber eder. İşte gerçek avant-garde sanatçı sistemin ortaya çıkardığı avant-garde’lar ile ya da taklidi avant-garde’lar ile bu sebeplerden dolayı da amansız bir savaş içindedir.
Ağıtçızade Çelebi ise gerçek bir avant-garde olarak içinde yaşadığı dünyayı, onun amorf biçimini anlamaya çalışır. Amorf biçim içinde şekillenen kültürü yeniden üretmek yerine onun bu çabası onu kendi görüşü
açısından dünyaya bakmaya ve oradan anlamaya yöneltmiştir. Yani şair özgür bir yorumcu ve yaratıcıdır Umberto Eco’nun dediği gibi. Dünyayı sunulan değil kendi merceğinden görür ve ona göre biçimlendirir. Eski olan değerleri amorf biçimde sınamaya kalkışır. Kendi perspektifine göre çizmeye koyulur dünyayı.
“Kılıç” adlı şiirin son birimini alıntılıyorum:
“kim ne derse hepsi, ne söylese boş,
kadim örste hırpalanmış bu demir,
dövülmüş ağır bir ağrı üstünde,
zaman diye bir kılıfın içine konmuş.
ne söylese kılıç, akla hep kan gelir,
bildikçe bilirsin, bilmek zor gelir,
bildikçe ardından, yeni bir son gelir.”
Şairin geçmişteki gerçeklikle ilgili açıklamalara mesafesi bir bilgeliği
gösteren sözlerle başlar. Görmüş geçirmiş, çok şey yaşamışlık demek dünya hakkında yaratılmış bilgilere mesafeli olmak demektir. Bilgeliğin özü de budur. Kadim örste hırpalanan demir için yapılmış açıklamalar artık geçersizdir. Zira hep yeni bir son ile açıklamalar birbirini izler. Modern dünya gerçekliği için çok daha geçerli olan bu durum şairin dünyaya öteden beri bakışını biçimlendirmiştir. Kendi perspektifini oluşturmak ve dünyaya ağıt yakmak. Oysa ağıt eskil ve anonim bir tarzdır. Ancak şairimiz Çelebi kendi perspektifini bu anonim tarz içinde oluşturacaktır. Bize Çelebi’nin ağıtlarını okumak ve değerlendirmek kalıyor.

Küresel Bataklığın Şiirsel Eleştirisi / Önder Birol BIYIK
“K. Çağlar Aksu, Klaros Yayınları Dip serisinden çıkan “İnisiyasyon” adlı kitabında avangart şiirin izini sürüyor.”
Evrensel Gazetesi /31 Ağustos 2021
Son yılların en revaçta konularından biridir küresel çağın şiirle alışverişi… Her şeyin dijitalleştiği teknoloji yoğunluklu inovasyon çağında şiir kendine nasıl yol açar? Bu sorunun yanıtı, sanırım şiirin geleceği ve postmodern çağda neliğini de belirleyecek. Erken modern çağın romantizmden beslenen lirik şiirin bugün robotik yaşamın sınırlarına dayanmış, duygusal zekası giderek küçülen insanın dünyasında anakronik bir hal almaya başladığını görüyoruz. Bu, insanlığın tarihsel hikayesinde kaçınılmaz bir durak mı, küresel çağın yarattığı geçici bir bunalım mı? Şüphesiz bunlar, felsefi düzlemde esaslı tartışmaları gerektiren sorular. Peki, bir şiir kendi yapısını koruyarak bu “Yeni Çağ” gerçeğine nasıl yaklaşır? Bu noktada avangart şiir tartışmasına geliyoruz sanırım.
K. Çağlar Aksu, daha önce yayımlanan “Sır ve Sûr”, “Kuyudan Ağıtlar” ve “Lethe” kitaplarında olduğu gibi geçtiğimiz günlerde Klaros Yayınları Dip serisinden çıkan “İnisiyasyon” adlı kitabında da avangart şiirin izini sürüyor. Kitapta yer alan şiirler, alışıldık şiir kalıplarını parçalayan, geleceğin şiirine zengin veriler sunan, algı dünyası genç ve geleceğe akan bir zihnin tezahürü olarak okunacak şiirler.
İsminden de anlaşılacağı üzere küresel kapitalizmin labirentleri içinde kendini kaybetmiş insanın çıkışsızlığına, meta fetişizmine, ultra modern diktatörlüklere, yok edici tüketim kültürüne geniş bir pencere açıyor “İnisiyasyon”. Spritüel öğretilerde buyurgan bir hocanın, öğrencilerini efsunlayıp, itaatkar çömezler haline getirmesi gibi küresel kapitalizm de insanlığı sistemi yeniden yeniden üreten, ruhu çekilmiş robotlara dönüştürüyor. Bu bakımdan her ne kadar teknik bir terim gözükse de çarpıcı bir kitap ismi “İnisiyasyon”…
Kitapta humor ve ironinin zengin olanaklarını kullanarak mesel tarzı bir anlatım içinde Sheakspearevari epik bir anlatımın sınırlarına ulaşmış şair. Sözcükleri eksiltiyor, parçalıyor, ön eklerle çoğaltlııyor, dizeleri kırılıyor, noktalama işaretleriyle diline ek bir lisan kazandırılarak çok katmanlı anlamlara ulaşıyor. Yakın geçmişin ve günümüzün kahramanları, ikonları, diktatörleri, reklam yüzleri bu çağın rezilliğinden sorumlu gölge kahramanlar olarak sinematografik görüntüler halinde şiire girip çıkıyor kitapta.
Şaire göre aslında bütün şatafatına rağmen bu çağ; doğayı ve insanı tüketen, insan neslini metanın bir uzantısı haline getirerek savaşlar ve kurmaca kapitalist pazarlarda primitif bir tipolojiye dönüştüren bir çağ bu çağ. Şöyle diyor şair, “etten senedi eline dokunur/ sistem ve geziyor etleri dehşehvet/ sistemin adamları/ adamlar ve adamların sistemleri/ tahsildar atları kırbaçlar ve dehler” Şüphesiz şiirin çıtasını yükselten dizeler bunlar. Yine “ hem nasıl olsa artık ihale usulü/ dağıtıyorsunuz savaşları da” derken, savaşların hem pazar kavgasının kozmosu hem de pazarın bir metaı olduğunu çarpıcı biçimde imliyor.
Şaire göre teknolojinin göz kamaştırıcı ilerlemesi içinde yaşanan aslında bir gerileme ve yıkımdır; “kaşla göz arası/ Küresel dünya ve tek tip insan/bilim Tanrılığa soyunalı beri/ İnsanlık treni gidiyor geri.”
Çağın insanı sadece kendisini değil, kendisiyle birlikte doğayı da mahva sürüklüyor. Evrendeki gezegenleri keşfe çıkan insanın, içinde yaşadığı gezegeni yaşanmaz hale getirmesi şu dizilerde özgün bir anlatıma kavuşuyor;”yıllar yılı/ dünyada yüzlerce milyon aç sefil insan/ akmaktan yorulan kan,/ ve kalplere görkemle kurulan soylu- atışın-/ burcu da yıkıldı sayısız zaman,/ doğayı da paramparça edip/ Mars’a gidiyoruz// komiğiz ya/yalanız yalan”
Şüphesiz İnisiyasyon kimi zaman arkaik kimi zaman modern ötesi çağrışım yüküne yaslanan, akılcı buluşlarla örülmüş, pek çok bakımdan uzun değerlendirmeleri hak eden bir kitap. Şiirimiz adına önemli bir kazanç sayılmalı…
Adil Okay: Şairin Kanayan Yüzü
habereguven.com/ 01.11.2021
“kim ne derse hepsi, ne söylese boş,
kadim örste hırpalanmış bu demir,
dövülmüş ağır bir ağrı üstünde,
zaman diye bir kılıfın içine konmuş.
ne söylese kılıç, akla hep kan gelir,
bildikçe bilirsin, bilmek zor gelir,
bildikçe ardından, yeni bir son gelir”
Elimde K. Çağlar Aksu’nun “Ağıtçızade Çelebi” mahlasıyla yazdığı Şiirden Yayıncılıktan çıkan “Lethe” ile Klaros yayınevinden çıkan “İnisiyasyon” adlı şiir kitapları var. Yeni bir şair keşfetmenin heyecanıyla okuyorum. Yanlış anlaşılmasın K. Çağlar Aksu yeni bir şair değil. Ama ben gecikmeli keşfettim diyelim. İyi ki keşfettim. Zira yazımın girişinde “Kılıç” adlı şiirinden yaptığım alıntıdaki yedi mısra bile benim Ağıçızade Çelebi’nin imge derinliğine hayran olmama yetti. Hep söylemişimdir, usta işi şiirler genel bir beğeni toplar. Ama insanlar bu şiirler içinde, kendi ruh halleriyle ya da yaşantılarıyla örtüşenleri daha çok benimserler; okurken heyecanlanırlar. Benim içinde öyle oldu. Ağıçızade Çelebi’nin yukarıdaki imgeleri benim için bir hayatın özeti gibiydi. Altı mısra bir hayattı, birçok hayattı. Bizim hayatımızdı…
Kimi zaman şairlerin bilinçaltından ak kâğıda dökülen sözcükler, onların yüksek sesle söylemediği, kendilerine bile itiraf edemedikleri düşlerin ifşasıdır. Bilinçli okuyucu, şairin çağrıştırdığını, metaforlarla betimlediğini anlar. Mısra aralarına gizlenmiş kodları çözer.
Rivayete göre Yunus Emre, Mevlana’nın yüzlerce sayfa tutan Mesnevi’sini okumuş ve ‘bir insanın oluşumunu anlatmak için bu kadar söze gerek var mı’ demiştir.
Bu yorum üzerine müritleri ‘Peki sen olsan ne derdin ya Yunus’ diye sormuştur. Yunus yanıtlamıştır: ‘Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.’ İşte şiirin gücü. Ağıtçızade Çelebi’nin şiirinin zenginliği de böyle açıklanabilir. Altı mısrada anlatılan hayatlar ve benim bunları okurken duyduğum heyecan, hüzün…
Lethe’ye önsöz yazan şair Metin Cengiz’in dediği gibi:
“Modern dönemlerin şairinin en büyük sıkıntısı yaşadığını anlamlandırma ve ona biçim vermedir. Modern dönemlerin gerçekliği ne kadar amorf ise şairinin sıkıntısı da o denli büyüktür. (…) Şairi bu süreçte bekleyen diğer bir sıkıntı ise piyasanın isterleriyle savaşmaktır. Piyasa kültür dünyasının pompaladığı alışılmış, ortalamalı beğeni düzeyini tatmin etmeyi amaçlar. Reklamını ona göre yapar. Bu beğeni düzeyi üstünden bir algı ortamı yaratır. Şair iste bu beğeni ortamına karşı da savaşmak zorundadır. Ya piyasa kültürünün biçimlendirdiği bir beğeniye hitap eden sistemin şairi olacaktır ya da başkaldırarak avant- gadre rolünü üstlenip yeni bir biçim yaratma yolunda savaşacak, yepyeni bir duyarlılık getirecektir. (…) Ağıtçızade Çelebi gerçek bir avant – gadre olarak içinde yaşadığı dünyayı, onun amorf biçimini anlamaya çalışır. “
***
Şair Önder Birol Bıyık da K. Çağlar Aksu’nun Klaros yayınlarından çıkan “İnisiyasyon” adlı kitabı hakkında yazdığı değerlendirmede önemli saptamalar yapmış:
“Son yılların en revaçta konularından biridir küresel çağın şiirle alışverişi… Her şeyin dijitalleştiği teknoloji yoğunluklu inovasyon çağında şiir kendine nasıl yol açar? Bu sorunun yanıtı, sanırım şiirin geleceği ve postmodern çağda neliğini de belirleyecek. Erken modern çağın romantizmden beslenen lirik şiirin bugün robotik yaşamın sınırlarına dayanmış, duygusal zekası giderek küçülen insanın dünyasında anakronik bir hal almaya başladığını görüyoruz. Bu, insanlığın tarihsel hikayesinde kaçınılmaz bir durak mı, küresel çağın yarattığı geçici bir bunalım mı? Şüphesiz bunlar, felsefi düzlemde esaslı tartışmaları gerektiren sorular.
…)
K. Çağlar Aksu, daha önce yayımlanan “Sır ve Sûr”, “Kuyudan Ağıtlar” ve “Lethe” kitaplarında olduğu gibi geçtiğimiz günlerde Klaros Yayınları Dip serisinden çıkan “İnisiyasyon” adlı kitabında da avangart şiirin izini sürüyor. Kitapta yer alan şiirler, alışıldık şiir kalıplarını parçalayan, geleceğin şiirine zengin veriler sunan, algı dünyası genç ve geleceğe akan bir zihnin tezahürü olarak okunacak şiirler.
(…)
Kitapta humor ve ironinin zengin olanaklarını kullanarak mesel tarzı bir anlatım içinde Sheakspearevari epik bir anlatımın sınırlarına ulaşmış şair. Sözcükleri eksiltiyor, parçalıyor, ön eklerle çoğaltlııyor, dizeleri kırılıyor, noktalama işaretleriyle diline ek bir lisan kazandırılarak çok katmanlı anlamlara ulaşıyor. Yakın geçmişin ve günümüzün kahramanları, ikonları, diktatörleri, reklam yüzleri bu çağın rezilliğinden sorumlu gölge kahramanlar olarak sinematografik görüntüler halinde şiire girip çıkıyor kitapta.
Şaire göre aslında bütün şatafatına rağmen bu çağ; doğayı ve insanı tüketen, insan neslini metanın bir uzantısı haline getirerek savaşlar ve kurmaca kapitalist pazarlarda primitif bir tipolojiye dönüştüren bir çağ bu çağ. Şöyle diyor şair, “etten senedi eline dokunur/ sistem ve geziyor etleri dehşehvet/ sistemin adamları/ adamlar ve adamların sistemleri/ tahsildar atları kırbaçlar ve dehler” Şüphesiz şiirin çıtasını yükselten dizeler bunlar. Yine “ hem nasıl olsa artık ihale usulü/ dağıtıyorsunuz savaşları da” derken, savaşların hem pazar kavgasının kozmosu hem de pazarın bir metaı olduğunu çarpıcı biçimde imliyor.
Şaire göre teknolojinin göz kamaştırıcı ilerlemesi içinde yaşanan aslında bir gerileme ve yıkımdır; ‘kaşla göz arası / Küresel dünya ve tek tip insan / bilim Tanrılığa soyunalı beri / İnsanlık treni gidiyor geri.’
Çağın insanı sadece kendisini değil, kendisiyle birlikte doğayı da mahva sürüklüyor. Evrendeki gezegenleri keşfe çıkan insanın, içinde yaşadığı gezegeni yaşanmaz hale getirmesi şu dizilerde özgün bir anlatıma kavuşuyor; ‘yıllar yılı/ dünyada yüzlerce milyon aç sefil insan/ akmaktan yorulan kan,/ ve kalplere görkemle kurulan soylu- atışın/ burcu da yıkıldı sayısız zaman,/ doğayı da paramparça edip/ Mars’a gidiyoruz// komiğiz ya/yalanız yalan’
Şüphesiz İnisiyasyon (ve Lethe b.n.) kimi zaman arkaik kimi zaman modern ötesi çağrışım yüküne yaslanan, akılcı buluşlarla örülmüş, pek çok bakımdan uzun değerlendirmeleri hak eden bir kitap. Şiirimiz adına önemli bir kazanç sayılmalı…”[i]
Şair dostum Önder’e katılıyorum, sözlerimi bitirmeden bir de ben katkıda bulunayım:
K. Çağlar Aksu’nun şiirlerinde sıkça karşımıza çıkan, bizi saran, sarsan, yeni kapılar aralayan, kimi zaman yan anlamlar yüklenen sözcüklerden birkaçı: “Kan, hüzün, ölüm”. Bir anlamda karanlığın betimlenmesi. İçinde yaşadığımız ama kanıksadığımız.
Peki umut ışığı nerede diyeceksiniz.
O ışığı yakmak da okuyucuya kalıyor.
***
Sonsöz de Ağıtçızade Çelebi’den olsun:
“ölüm yeşerir ve tende heves kalır mı?
durur sonunda kuruyup biçare herkes.
bir tohumu yeşertmeye geldik devrana;
kah gaflete, kah ülfete, kah arşa davrana.
toprağın malıyız, tohumu hep ona taşıdık,
sakladık tenimizde yıllarca neyle suladık?
deli bir bahardır, imdada gelen kara bir bahar,
tenimizde demli tohum, bir gün yeşerip açar.”
01.11.2021
*Önder Birol Bıyık, Küresel bataklığın şiirsel eleştirisi, Evrensel Gazetesi, 31 Ağustos 2021.
Fadıl Oktay: Kuyudan Çekilen Ağıtlar / K.Çağlar Aksu
K.Çağlar Aksu için o bir “Derviş Şair” desek hiç abartmış olmayız. Nedense onu okurken hep bu hisse kapılıyorum. Çok daha genç olduğu 15 yıl önceden de çıkardığım Hayal dergisinde ilk şiirini yayınlarken de bu hissi bırakmıştı bende ve hala aynı çizgide. Şiirlerinde hemen fark edilen “bir derinlik” var. Siz onun şiirlerinde onun derinliğine inemezseniz onun şiirlerini sağlıklı anlamanız pek olası görünmüyor.
O sizi yanına çekmek için yazıyor. Tanrı-Evren-İnsan üçgeninde her şeyi hiçbir ayırım yapmadan sorguluyor. Tanrıyla da konuşuyor, ona ince mesajlar gönderiyor, insana insanı şikayet ediyor, evrende arşın kızlarını arıyor. Sorular getiren bir kitap evlerimize bu. Okurken bir an Halil Cibran şiir kitabı yazsa ancak bu kadar yazardı dedim.
Dili anlaşılır . Aslında eski dil ile yeni dili kaynaştırmak çok zordur. Ama o bunu yapıyor kolayca. Şiirlerinde “içkin”, “ilenç” gibi öz Türkçe ve az bilinen ve kullanılan sözcükleri Türkçe’ye kazandırmak için uğraşmakta bir taraftan da “ asude ” , “mücrim” , “ihtişam” gibi başka dillerden dilimize giren eski sözcükleri kullanıp okumada ve anlamda zenginlik yaratıyor. Şiirlerinden Bukowski de geçiyor, Turgut Uyar da, Yahya Kemal de.
Kitaptan aklımda kalan vurucu dizelere gelince ;
-maskarası olmak acının ve delirmek
-ölüm ne güzel noktadır / yalan bir sözün sonundaki ihtişam
-yağmur yağar bir başına ölmüşümdür
-körler doğuştan usluydu
-kuyuların ağzı açık hiç kapanmadı
-etimde çürüten gölgesi zamanın
-neredeyse yüzün ölüm orası
-bakmaya yeri yok gözlerimin
-bir gün çocuktum beni şehvetle çağıran /yürüdüm peşinden gizemli bir yaranın
Zengin bir şiir kitabı bu, özellikle derin şiirler sevenler için çok uygun bir kitap. Kolay kolay okunacak şiir kitabı bulunmayan Türk Şiirinin bu karanlık ve karmaşık döneminde ben bu kitabı keyif alarak okudum, size de iyi okumalar.
Serkan Özer yazdı:
Şiir Dehlizlerinde Kuyudan Ağıtlar
“Aksu’nun şiirlerinin koridorlarında toplum ve varoluşun izlerini sıkça görebiliyorsunuz.”
Kamil Çağlar Aksu’nun Şiirden Yayıncılıktan çıkan 2019 yılı 174 sayfalık “Kuyudan Ağıtlar” kitabını elime ilk aldığımda onun şiirde ne kadar korkusuz ve cesur olduğunu bir kez daha anladım. 2011 yılında çıkan “Sır ve Sur” kitabından sonra ikinci kitabında şairin esasında içine dönük sayıklamalarını onu tanıyanların kitabına ne kadar da eksiksiz yansıdığını görecektir.

Kitabını okurken sürekli aklımda olan onun bana bir öğretisinden bahsetmek isterim. İstanbul’un Başakşehir ilçesinde hem memuriyet hem de şiir yaşamına devam eden Aksu’yu bir tanıdık sayesinde tanıdım. Bana şiir konusunda ön yargıyla yaklaştığım Başakşehir ilçesinden böyle bir sesin çıkması kendi adıma şaşırtıcıydı. Kendi adıma önyargılı yaklaşımım Aksu sayesinde yıkılmıştı. Onunla olan sohbetlerimizde şiir konusunda birbirimizin dilini konuşmak bana mutluluk vermişti. Kendisinin ne zaman yanına gitsem soğuk duvarlarıyla bilinen kamu duvarlarına canlılık getiriyordu.
Peki Kamil Çağlar Aksu kimdir ? Genç şiirin genç şairin var olduğunu gösteren günümüz şairlerinin iyi örneklerden birisidir. İyi bir dergi tarayıcısıdır. Ülkemiz şartlarında dergi çıkarmanın zorluğunu yaşamıştır. Şiirle olan boğuşmalarını korkusuzca paylaşmıştır. Şiirini saklamamış aksine etrafındaki herkese eksiği olduğunda dahi anlatmıştır. Şiirini geliştirirken sadece şiir üzerinde yürüyenlerdendir.
“kimler kuyulardan su diye kendini çekmiş,
kimler ya da kuyuların derdini bir zaman “
( Kuyudan Ağıtlar, Syf 108 )

Aksu’nun kitabına gelince içsel sayıklamaları cesur yürüyüşleri ve varoluş vurguları ilk etapta gözüme çarpanlar olmuştur. Kitabını bir seferde bitirmek istemedim. Emeğine şahit olduğun kişinin kitabını bir seferde bitirip kütüphane rafına koymak içimden gelmedi. Sayfalar ilerledikçe ağıtlar kendi ritmini iyice tutturmuş bir şekilde gösteriyor. Genelde etrafımızda ölüm üzerine söylenen ağıtların Aksu’nun dizelerinde farklı bir anlam bulması kitabına ayrı bir anlam katıyor. Kuyudan imbikle çekilmiş gibi sözlerini okuyorum.
“kirli bir şarkıdır yürüyor gökte an
tenimden okuyor her notayı zaman
gerçeğin ulu sesine gölge düştük biz
var mıdır tertemiz kalıp da duyan “
( Kuyuya Düşen Ağıtlar, Syf 95 )
Aksu’nun şiirlerinin koridorlarında toplum ve varoluşun izlerini sıkça görebiliyorsunuz. Dizelerinde ne isen o ol durumunu gözlemliyorum. Şiirden asla uzaklaşmıyor. Günümüz dünyasındaki toplumsal yaşayışları ağıtlarında açık bir şekilde okuyabiliyorsunuz. Şiirlerinin genel hali düzyazı şiirinden çok uzakta ve şiirinin arkasında durduğu son kitabında açıkça anlaşılabiliyor.
Yalın ve bir o kadar da içi yüklü dizelerle Kamil Çağlar Aksu ve Kuyudan Ağıtlar kitabı şiir kitapları içerisinde güzel bir yer tutuyor.
“ unuttum dünyanın suyunu
tutkuda kaynayan sürgünü”
(Kuyudan Ağıtlar, Syf 58)
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.