

Big Bang’dan önce Tanrısal ortam vardı. Bu sebeple bir hiçlik ortamından zaten söz edilemez. Vardan var olur. Vardan varlık çıkar. Hiçten de sonsuza kadar hiçlik çıkar. Evren yaratılmadan önceki ortam Tanrısal ortamdır. Big Bang olayı ise bir dönüşüm olayıdır. Var olan Tanrısal ortamın başka bir Tanrısal ortama dönüşmesidir. Yokluk hükmündeki Tanrısal Ortam’ın, Varlık hükmündeki Tanrısal Ortam’a dönüşmesidir. Yokluk diyorum, hiçlik demiyorum. Yokluk ve Hiçlik farklı kavramlardır. Yokluk hükmündeki Tanrısal Ortam, hiçlik ve bildiğimiz manadaki yokluk demek değildir. Bütün sonsuzluk alanı ya da alanları, Tanrı’nın iradesi ile kuşatılmıştır. Varlığın tümü ise zaten çeşitlenen bir Tanrısal ortamdır. Varlık hükmündeki varlıksal ortamdır. Değişen ve dönüşen Tanrısal Ortamlar bütünü, varlıksal ve yokluksal alanlarla bütün sonsuzluğu oluşturur. Oluşturmaya sonsuza kadar devam eder. Tanrısal ortamla Tanrı farklı kavramlardır. Tanrı’nın yarattığı bütün sistemler ve varlıklar, birer Varlıksal Tanrısal ortamdır. Big Bag olayından önce ise, Yokluksal Tanrısal Ortam Vardı. Buna ise Hiçlik denilemez. Yokluk, tanrının potansiyelidir. Tanrının kendi kavramında ya da kendi varlığında henüz yaratmadığı ve yaratacağı her şey yokluktur. yoktadır. Yaratıldığı anda ise onlar artık varlık olurlar.
Tanrının öncesi ve sonrası yoktur. Bizim zaman algımızın tamamen dışındadır. Tanrı için önce ve sonra gibi zaman durumları olmaz. Tanrının yaratan(varlık) ve yaratmayan(yokluk) olmak üzere iki eylemsel durumu vardır. Tanrı için bir zaman durumu yoktur. Varlık ve Yokluk olmak üzere iki eylemsel durumu vardır. Yarattığı, (yaratmakta olduğu) ve hiç yaratmadığı olmak üzere. Yani Tanrının zamansal bir düzlemi yoktur. Eylemsel düzlemi vardır. Tanrının her an eyleme geçip yaratımda bulunacağı, müdahale edeceği ya da etmeyeceği; yani müdahale iradesinin olduğu, yaratma iradesinin olduğu ya da yaratmama iradesinin olduğu, bütün sonsuz alanların hepsi ise Tanrısal Ortamdır. Yani Tanrının gücü ve iradesi aslında her an her yerde hazırdır. Bütün sonsuzluğu kuşatmıştır. Tanrı bu sonsuz alanda ya da alanlarda yaratma eylemini gerçekleştirdiğinde bu Tanrısal Ortamlar, Varlık hükmünü kazanır. Varlıksal Ortam olurlar. Yaratmadığı durumlarda ise Yokluksal Ortam hükmünü kazanırlar. İki durumda da bu sonsuz alanlar, Tanrısal Ortam’dır. Yokluk ve Hiçlik değildirler. Bütün sonsuzluk bir Tanrısal Ortam’dır. Tanrı hiçbir şey yaratmamış iken yaratacağı her şey yoklukta yani sonsuzluktaydı. Sonsuzlukta yani onun sonsuz potansiyelindeydi. Yokluk O’nun sonsuz potansiyelidir. Yaratılan her şey yaratıldığı anda kendi zamanı da meydana gelmiş olur. Kendi zamanı da başlar çünkü artık yokluktan çıkıp varlık hükmünü kazanır. Yokluktan yani sonsuzluktan çıkan her şey zaman boyutu kazanır ve bir uzay zaman boyutu içine girmiş olur. çünkü artık sonsuzluktan yani zamansızlıktan çıkmıştır. Sonsuzluk zamansızlıktır.
Yaratmak bir süreç meydana getirir. Her doğuş ya da yaratım anında yeni bir süreç başlar. Tanrı her yaratımda yeni bir zaman yaratmış olur. Tanrı, mahlukları , varlıkları yarattıkça yeni bir zamanı da yaratmış olur. Her zaman böyle oldu. Hiçbir şey yaratmasaydı, zaman da var olamazdı, mekan da var olamazdı. Mekanın mahiyeti, mahlukun mahiyeti, içindeki yasalar, sistemler, nitelikler; o mekanın taşıdığı zamanın doğasını ve niteliğini de otomatik olarak belirler. Big Bang olayı ile, bizim bildiğimiz zaman ve mekan başlamış oldu. Zaman, mahluka tabi bir süreçtir. Yaratılmış olanla içkindir. Mekana ve mahluka bağlıdır. Tanrı mekandan münezzeh ise, zamandan da münezzehtir. Bizler kendi mekanımızda, kendi boyutumuzda, zamanın içinde yaşıyoruz. Oysa Tanrının mahiyetinde ve bütünlüğünde her şey yaşanmış ve bitmiştir. Evrenin kendi fiziki dinamikleri, sistemleri ile, bizim kendi fiziki dinamiklerimiz ve sistemsel niteliklerimiz, zamanın mahiyetini ve algılanışını da belirler. Sesli düşünürsem; Zaman belki de sadece bir algılanıştır. Çünkü akılla daimdir. Akıl yoksa zaman da yoktur. Yok olur. Aslında hiç var olmayan ve kendi ihtiyaçlarımız için bizim uydurduğumuz bir şey de olabilir zaman. Zaman konusu çok geniş bir konu. Ana konumuz şimdilik bu değil. Zamanı ontolojik olarak yani Tanrı’nın nezdinden ele alırsak ise; Her yaratılmışın kendi zamanı ve kendi mekanı vardır. Yaratılan her ama her yeni şey ile yeni bir zaman ve yeni bir mekan oluşur. Ne kadar mahluk var ise o kadar zaman ve mekan vardır. Tanrı ise kendi zatı mahiyetinde yaratılmamış pozisyonda olduğu için onun kendi zamanı ve kendi mekanı yoktur.
Tanrı, sonsuzdan geliyor. çünkü o tek dingin, tek durgun, tek olgun ve devinmeyen, devinmeye ihtiyacı olmayan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, varın ve yokun tek sahibi Allah(cc) ‘tır. Evrenin biz yok olunca yok olması ile; Tanrı’nın biz yok olunca yok olması aynı şey değildir! Evren bir mahluktur, Tanrı ise yaratıcı olan aşkın bir bilinçtir. Tanrı hiçbir şey yaratmasa da, kendi kendini bilir, kendi kendine yeter. Evrenin ise bilinci yoktur ve kendi kendine yetemez. Devinmek için yaratıcıya muhtaçtır. Biz de devinebilmek için evrene muhtacız. evren de Tanrı’ ya muhtaç. yani biz de Tanrı’ ya muhtacız. Tanrı ise devinmez. Tanrı mahlukatı devinmek için yaratmadı. Bizim olmayışımız Tanrı’yı yok kılmaz. Evreni yok kılar, çünkü evren bize sebep yaratıldı. Allah’ın ayetlerini okuyup bilmemiz için. Devinip yaşamamız için, var olabilmemiz için, Samanyolu ‘nun devinebilmesi ve var olabilmesi için, Güneş Sistemi’nin devinebilmesi, Dünyanın, ayın ve Güneşin devinebilmesi ve yine bizim devinip yaşayabilmemiz için yaratıldı evren. Virgo Galaksi Sistemleri , evren sayesinde deviniyor. Samanyolu Galaksisi, Virgo Galaksi kümelerinin sayesinde deviniyor, Samanyolundaki yüzmilyarlarca yıldız ve gezegen, samanyolu sayesinde deviniyor. Bizim güneş sistemimiz ve dünya ise, yine samanyolu sayesinde var olabiliyor. Yani evren ve virgo galaksi sistemleri, aynı zamanda dünyamız ve güneş sistemimiz için devinmiş oluyor.
Her şey hard bir şekilde başladı. Her şey Büyük Patlama (Big Bang) ile başladı. Evren çok sert ve şiddetle başladı. Evrenimizin bütün hareket şekillerini, bütün fizik, kimya, biyoloji, vs … yasalarını , bütün değişken ve sabitelerini belirleyen ve evrenimizin bütün dış görünüşünü belirleyen , onun bu şekilde olmuş olmasını sağlayan şey , evrendeki şiddettir. Başlangıçtan beri bu şiddet ve bu sertlik, zamanla sistematize olarak devam etti. Şiddetteki bu sistemli süreklilik, yine şiddet ve sertlik içererek günümüze kadar geldi ve devam ediyor. Bu başlangıç, yumuşak ve sakin bir şekilde de başlayabilirdi peki ala. Yani tekillikle birlikte, sonsuz kütle ve yoğunluk içeren o noktanın içindeki bütün potansiyel; evreni bir sakinlik, stabillik, aklı selimlik (tabir caizse), sukünet ya da bir yumuşaklık içinde başlatıp günümüze kadar öyle sürdürebilirdi.
Evren yumuşak bir başlangıç yapabilirdi. Kuantum alanları ve bütün parçacıklar arasındaki ilişki ve devinim buna imkan verecek şekilde de tasarlanmış olabilirdi. Saf enerjinin maddeye dönüşme süreçlerinde, atomları oluşturan düzenden, atomları parçalayan düzene kadar bütün devinimler; enerjinin daha sakin ve daha yumuşak hareket ettiği bir sistem içinde gelişebilirdi. Evrenimiz içindeki enerjinin karakteristiği agresif yönde. İşte ben de diyorum ki enerjinin doğası, yani bizim bildiğimiz enerji ve bizim bildiğimiz hareketin doğası her zaman bu yönde oldu ve oluyor. Başka bir yönde ve başka bir yapıda da olabilirdi. Kaba bir örnek verirsem; enerjinin farklı davranış karakteristiğine bir örnek olarak; bir ebru teknesine eski tanrısal ortam diyelim. İçinde kitre içeren su olan bu tekneye, öd ve neft içeren bir boya damlası olan bir nokta atılır ve o nokta işte bizim Big Bang’i başlatacak nokta olsun. O nokta, fırçamızdan o teknenin içindeki o sıvıya düştüğünde, (o sıvıya da Karanlık Madde ya da Tanrısal Ortam diyelim) nokta kendi kendine dağılmaya ve büyümeye başlar. (difüzyon) Bu nokta, kitre içeren suyun, teknenin, yani eski tanrısal ortamın yüzeyindeyken çok kısa bir süre sonra bir anda genişler ve belli bir büyüklüğe gelir . (Enflasyon/Şişme Teorisi) Bu andan itibaren ebruyu yapan kişi, hangi kompozisyonu ve hangi ebru çeşidini yapmak istiyorsa, suyun yüzeyine o çeşide uygun, çok hassas bir zen içeren bilge dokunuşlar yapmaya başlar. Ve böylece suyun yüzeyinde, yani o eski tanrısal ortamın yüzeyinde, bir takım figürler, boya uzantıları, çeşitli renklerdeki boya yani nokta kümeleri, büyük noktalar, küçük noktalar, büyük öbekler, küçük öbekler, desenler ve şekiller oluşmaya başlar. Yani tıpkı gaz uzanımları ve öbekleri, yıldızlar, galaksiler, galaksi kümeleri, vs.. gibi. Eski tanrısal ortam artık yeni bir tanrısal ortama dönüşmüştür. Bundan böyle Tanrısal Ortam, uzay zaman içeren başka bir tanrısal ortama dönüşmüştür.
şunu demek istiyorum, bakın ebru teknesindeki sanatsal evren, ne kadar sakin, şiddetsiz, debdebesiz, sessiz, sükunet dolu ve yumuşak geçişler içinde uysal bir şekilde oluştu. İşte bizim evrenimiz de bu şekilde oluşabilirdi. Kim bilir belki de bu şekilde oldu her şey. Biz bu koca evren içinde miniminnacık ve aciz olduğumuz için, bize öyle “hard” geliyordur. yani bize öyle geliyordur belki de. Bu da ayrı bir beyin jimnastiği ve başka bir anti tez. Işık hızı, yaratıcıya göre yani onun nezdinde çok komik ve yavaş olmalı. Ne olursa olsun ya da ne olursa olmasın; her şey daha da ve daha da yumuşak ve daha da yavaş ve sakin olabilirdi. Sonuçta her şeyin matematiksel bir karşılığı var. Evrenimizdeki ışığın ya da evrenimizin ışık hızı, saniyede 300.000 km. Bir ışık yılı ise, 10 trilyon km. Yani ışık hızı saniyede 100.000 km olabilirdi mesela.
Enerji başka şekillerde davranabilirdi. Evrendeki hareket, aslında enerjiden başka bir şey değildir. Hareket, enerjinin kendisidir. Hareketin kaynağı ve var oluşu, işleyişi, devinimi, yani hareketin her şeyi enerjidir. Zaten hareketin içinde olup onu gerçekleştiren maddenin özü de enerjidir. Madde ve hareket, enerjinin kendini yorumlama şeklidir. Enerji, kendini başka bir şekilde de anlatabilirdi, enerji kendini başka bir şekilde de yorumlayabilirdi. Bizim evrenimizdeki enerjinin kendini ifade etme şekli, karakteri , tipolojisi, yapısı ve fizyolojisi, ontolojisi ve psikolojisi çok farklı bir şekilde olabilirdi. Madde dediğimiz şeyin de niteliği ve niceliği çok başka olabilirdi.
Evren ve evrendeki hareket, işleyiş, devinim bize çok hard ve korkutucu, ürkütücü geliyorsa, bu bizim minnacık ve aciz olduğumuzdan değil; bu durumun gerçekten öyle olduğundandır. Ebru örneğini ben sadece, evrenin başka bir şekilde ve daha yumuşak ve sakin olarak oluşabileceğini, o şekilde devam edebileceğini göstermek için verdim. Bizler evet aciziz fakat ezik değiliz. yani ne görüyorsak ve ne hissediyorsak odur , öyledir ve o şekildedir. Bizim bunu hard şekilde görüp o şekilde hissetmemiz, onu zaten o mahiyete taşır ve getirir. Üstelik evrendeki bu şiddet, biz de evrenin bir parçası olduğumuz için, doğal olarak dünyaya ve bizim iç dünyamıza da yansımış ve orada kalmıştır. Bizim dünyada, tarihte, kendimize ve çevremize uyguladığımız şiddet, hayvanların yine bize ve başka hayvanlara uyguladığı şiddet, doğanın (suyun,havanın,toprağın ve ateşin) dünyada uyguladığı şiddet döngüsü zaten evrenimizdeki enerjinin, hareketin, maddenin şiddet kökenli olduğunu somut şekilde kanıtlar. Bu durum, yani bu şiddet, evrenden bize geçmiştir doğal olarak.
Güneş, Dünya ve bizler; beş milyar yıl önce bir süpernovanın infılak etmesi sonucunda var olduk. Süpernova’nın meydana getirdiği şok dalgası ve materyal, onun yakınında yer alan Nebula’ya etkide bulundu (gaz ve toz kümesi), Nebula’nın içinde bir yerde büyük bir kütleçekimsel kuvvet oluşturdu, kütle çekim oluşan yerler dönmeye başladı ve giderek yoğunlaştı, kaynaştı ve çöktü. ve sonra biz var olduk. Tabi bütün bunlar üç günde olmuyor. bunu yerinde ve canlı izlemek için 500 kent trilyon kamyon dolusu patlamış mısır gerekirdi. 🙂 Yani evren de biz de bir şiddet sonucunda var olduk. Ve o şiddet önce doğaya, sonra dünyaya ve sonra da bizim genlerimize işledi.
Çoklu evrenler kuramları doğruysa , başka evrenlerdeki enerji karakteristiği ya da karakteristikleri, başka türlerde ve şekillerde olabilir. Biz sadece kendi evrenimizi ve kendi evrenimizdeki enerji karakteristiğini biliyoruz. Evrenimizde sahneye çıkıp muhteşem şovunu sergileyen enerjinin, dans türü şiddettir. Bizim evrenimizdeki hareketin kaynağı şiddettir. Sürdürücüsü de şiddettir. Bizim enerjimiz serti seviyor. Evrenimizdeki bu enerji, yani bu şiddet, yapıcılıktan yıkıcılığa, yıkıcılıktan yapıcılığa sürekli devinmektedir.
Enerji + hareket = Madde
Enerji = Madde
Enerji + şiddet = Madde
Hareket = Şiddet
Enerji + şiddet = Evren.
Evren sevgiden falan yaratılmadı. Evreni ya da varlığı ayakta tutan şey şiddettir. Evren şiddetten meydana gelmiştir . Mikro kosmostan makro kosmosa, şiddetin ve şiddete dayalı maddesel sistemlerin bütünsel ve süreğen işleyişi, evrenin doğasını oluşturur. Her şey şiddetten ve şiddetle yaratıldı. Big Bang denilen en büyük ve yapıcı şiddetten beri, her şeyin temeli ve evrenin devinim pratiğinin temeli şiddettir. Ölçülü ve yapıcı bir şiddet. Çünkü bu şiddet sayesinde dünya, canlılar ve hayat meydana geldi. Her şey şiddetten var edildi fakat şiddet üzerine var edilmedi. Sonsuza kadar ve sürekli olarak şiddet üzerinde devinsin diye yaratılmadı. Her şey evrimsel bir süreç ve tekamül üzerine var edildi. Şiddet üzerinde başlayıp kemalat ve kamillik üzerinde son bulmak amacıyla var olduk.(bu konuyu Yokoluşçuluk adlı yazımda daha incelikli olarak ele alıyorum.)
Ateş şiddettir. çünkü zarar verir yakar kül eder. Su şiddettir; dalga olur, fırtına olur, anafor olur ya da tufan ve sel olur her şeyi yıkıp geçer. Ya da deniz seviyesi yükselir ve şiddet uygular. Hava şiddettir; kasırga olur yıkar, yıldırımlar vurur ya da hava soğur ve dondurur, ısınır, ateşi yakıp besler ve yayar ya da iklimi değişir ve her şeyi öldürür. Toprak şiddettir; depremler olur öldürür, bataklık olur yutar ya da içinden lavlar püskürtür volkanlarla. Bugün şimdi yerlerini tam hatırlayamadım; kökleri çok derin ve yarı aktif üç volkan var. Bunların üçü birden patlarsa , uzun zaman boyunca püskürtecekleri küller ile atmosferi perdelerler ve dünyaya güneş ışığı giremez, böylece yeni bir buzul çağına girmiş oluruz. Bu daha önce dünyada eski zamanlarda defalarca olmuş bir fenomendir. Dünyadaki kıtalar bile yüzmilyonlarca yıl önce birleşik haldeydi.
Dünyanın ve doğanın özü şiddettir varlığın özü şiddettir. Evren ve insan şiddetten var olmuştur. Büyük Patlama’yla birlikte ve devamında hiç durmayan devasa patlamalarla şiddetten var olmuştur her şey. aynı türden patlamalar 13.7 milyar yıldır devam ediyor. Peki insanoğlu neden şiddetten hoşlanmıyor şiddeti neden sevmiyor yani günümüzde Medeni toplumlardan bahsediyorum kim bilir belki de seviyordur aslında ama onu örtmeye çalışıyordur bilinçaltına bastırmaya çalışıyordur. bastırılan şey asla yok olmaz . bir şey sürekli bastırılıyorsa o şey içeride daha da güçlenecektir daha da güçlenir. o şeyi halbuki kabullenmek işleri kolay kılacaktır .
Bizim de özümüzde şiddet var, şiddeti neden sevmiyorum şiddeti neden sevmiyorum diye sorgulamaya başlarsak o zaman şiddet değer kaybına uğrar ve şiddeti ciddiye almamaya başlarız. Şiddeti ciddiye almamaya başladığımız zaman şiddet çok değersizleşir ve artık kimse kimseye şiddet uygulamaz zamanla belki de. Şiddet çünkü doğal bir şey. Doğamızın özünde yer alan bir unsur. Kabil’den ya da ilk insan gruplarından beri.
Şiddeti kanıksarsak, kabullenirsek, belki de onu pratik düzlemlerinde de yok etmiş oluruz, çünkü bizler sevdiğimiz her şeyi yok ediyoruz doğayı seviyorduk doğayı yok etmeye başladık. İnsan kendi doğasını bile yok etti kendi bilincinde ve ruhunda yapay bir doğa oluşturdu ve özellikle postmodern zamanlarda günümüzde teknoloji, komfor ve lüks, internet falan filan insan ilişkileri küreselleşme ile, liberalizm ve neoliberalizm ile, değişen ilişkiler ve yeni yaşayışlar ile, insanın iç yapısı değişti, insanın hatta dış yapısı bile değişti. Estetik kültürü, moda kültürleri, imaj kültürleri bile oluştu. yani şiddeti yok etmek istiyorsak şiddeti sevmeliyiz çünkü sevdiğimiz her şeyi yok ediyoruz.
dediğim gibi yani sevdiğimiz bir kadını çok seviyoruz onun saygısını sevgisini yok ediyoruz hatta onu yok ediyoruz yani neyi seviyorsak biz onu yok ettik yani yok etmediysek eğer yok etmemişsek çok sevmemişiz demektir. İşin ironisi , espirisi bir yana lakin gerçekten kendimizi çok sevmekle de aslında kendimizi yok etmiş oluyoruz. yani megalomanlık narsizim kibir gibi hastalıklar ile aslında o kişi yok olmuş oluyor ama farkında değil kendisini çok sevmekten dolayı. İroni ya da espiri dedim ama bütün bunların bir gerçeklik payı da maalesef var gibi sanki.
Tabii ki insan kendi varlığını devam ettirmek için hayatta başarı elde etmek için tabii ki bir ego’ya sahip olması lazım ben ondan bahsetmiyorum. yani biz neyi çok seviyorsak (abartılı) aslında o yok oluyor yani böyle bir şey var o yüzden de şiddeti de benimseyip seversek çünkü evrenin özü şiddet varlığın özü şiddet her şey şiddetten var oldu. Onun doğal olduğunu ve var edici bir vesile olduğunu, bizim içimizde olduğunu, ontolojik bir temel olduğunu anlayıp şiddetin sayesinde var olduğunuzu anlarsak şiddeti severiz.
Peki şiddeti sevmek de ne demek? Onu kabul etmek, kanıksamak demek. New Age akımları, insanın kişiliğini, var oluşunu, benliğini, iradeyi hepten yok ederek kimseyi yargılama diyen; evrendeki her şeye Allah diyen (vahdet-i vücud) tasavvuf gibi yerleşik oluşumlar, bunların hepsi varlığın sevgiden yaratıldığını söyledi mamafih öyle değil o iş. (Tasavvuf ve 13 YY dan beri medeniyetimize verdiği zararlar hakkında da bir yazı yazacağım.)
Batı bunu, yani doğanın ve insanın içindeki kötülüğü (akıl ve şiddet paradigması) , 18 ve 19.YY aydınlanmacı modern filozoflarıyla bunu keşfetti ancak ellerinde Kuran – ı Kerim gibi bir kaynak olmayınca; sevgi falan kaynak değilmiş hükmüne evet vardı ama bu kez de bütün manevi duyguları eritmeye başlayarak materyalizm, ateizm, nihilizm gibi alanlara yöneldi. Bunun ise çok kötü sonuçları oldu. Ben Kuran’ ı düzgün ve doğru okuyup özünü saf olarak anlarsak, yani sadece bize indirileni , yani uydurulanı değil , indirileni anlarsak; Batı gibi yapacağımızı sanmıyorum. Çünkü bunu daha önce yaptık , başardık.
Mantık bilimi sebep ve sonuca bakar; akıl ve şiddet temelli merkezden çıkıp tasavvuf ve sevgi temeline geçtiğimiz günlerin sonucunu yaşıyoruz işte bugün ve yaklaşık 700 yıldır, bütün İslam Coğrafyası’nda. Sonuç nedir ? Bu yol bizi nereye getirdi? ki zaten şu anda da İslam coğrafyasında materyalizm, deizm ve ateizm zaten artıyor. tasavvuf ile başlayan süreçlerle Kuran’ ın rasyonel (indirilen / saf ) olarak anlaşılıp ele alınması, bizde zaten 13. YY dan itibaren sekteye uğradı. zaten o tarihlerden sonra da bizim hakimiyetimiz, bilimsel ve medeni üstünlüğümüz sona erme periyoduna girdi. Daha ne diyeyim el insaf bu da mı tesadüf? Bu sahih, saf ve sağlam bir gerçektir. Acı gerçeğimiz. Batı kendi Ortaçağ’ından çıkarken biz kendi ortaçağımıza girmekle meşguldük. Batı’nın kendi ortaçağı yaklaşık 1000 yıl sürmüştü. Bakalım bizimki kaç yıl sürmüş olacak?
Evet şiddeti sevmek diyorduk. burdaki sevmek bildiğimiz manadaki sevmek değil. Onu gerçek yerine yani temele geri koymak. Yanlış ve uyutucu, öldürücü, yok edici paradigmayı çöpe atıp doğru ve doğal paradigmaya geri dönmek. yuvamıza, aslımıza. Batı bunu çok daha uzun zaman önce fark etti ve ilerledi ama biz hala sevgi/tasavvuf merkezli yanlış temelde ısrar edip yerimizde sayıyoruz. Bir an önce gerçekçi yani realist paradigmamıza , yani doğal paradigmaya bir an evvel geçmeliyiz. Biz çok eskiden zaten oradaydık. Yani sevgi/tasavvuf temelli paradigmadan çıkıp akıl ve şiddet temelli paradigmaya geçmeliyiz. yani irrasyonel düzlemden çıkıp rasyonel düzleme geçmeliyiz. ki zaten irrasyonel algının bir düzlemi de yoktur aslında ama neyse. Kendi kitabımız Kuran-ı Kerim’de : “Ey Akıl Sahipleri !” diye seslenen Allah, akla birçok ayette vurgu yaparken, asırları aşan bu halimizi neyle açıklayacağız? Biz bu akılla ve tarihte 7-13yy arası yaptığımız akılcı/müthiş birikimle, ne yaptık ve ne yapıyoruz? Rabbim sormayacak mı ben size akıl verdim, peki siz ne yaptınız?
Şiddeti kendi gerçek yerine yani temele koymak demek zaten şiddeti hayatımızın ve davranışlarımızın temeline koymak değil tabiki. Bu bir bakış açısı ve paradigma tekamülüdür. .Batı’ nın 18yy da fark ettiği şeydir. Ben insandaki pratik şiddetten bahsetmiyorum. varlığın temelini ve işleyişini oluşturan teorik şiddetten bahsediyorum. Rasyonel düzlemden bahsediyorum. ilk düğmeden bahsediyorum. İlk düğmeyi yanlış ilikleyen yüzlerce medeniyet tarihten silinip gitti. silinmese de ağır yenilgiler aldı.
Şiddeti sevdiğimiz anda bu sefer içimizdeki pratik şiddet de belki yok olmaya başlayacak. Sevgi evet güzel bir şey kötü bir şey değil ama Sevgi: bizim içimizde özümüzde yer alan ve bizi yaratan şiddeti bastırmak unutmak ve görmezden gelmek için daha sonra oluşturduğumuz bir şey sevgi. Paleolitik devirde sevgi mi vardı? Biraz şüpheliyim.
12 bin yıl önce tarım kültürü ve toplumsallaşmayla başlayan bir şey sevgi. çünkü bizler köken olarak hayvandık zaten aslında hala da öyleyiz bir bakıma çok bakıma hatta yani doğaya baktığımız zaman doğadaki hayvanlara baktığımız zaman onlarda ben şiddetten başka bir şeyi pek görmedim hani çok yani şiddet daha baskın. doğadaki hayvanlar hayatta kalmak için; sürekli avlanmalar, eş seçimleri , bölge oluşturma vs… gibi ihtiyaçlarla birbirini parçalıyor ve yok ediyor, şiddet uyguluyor. Gezegende her şey bu besin piramidi içinde birbirini parçalıyor. yani biz de bir çeşit hayvanız, biz de hayvandık..hala yarı hayvanız. düşünen hayvanız. sapiens avlanıyordu mağaralarda yaşarken. çok kanlı ve ürkünç bir hayattı. çok zor bir hayattı .ondan önceki insan türlerine girmiyorum bile Sapiens dediğimiz tür yani bizler , tarih öncesi zamanlarda kendi kardeşlerimizi kendi türdeşlerimizi yok ettik onlara çok büyük şiddet uyguladık. onların birçoğu bazı türler de kendileri yok oldu. sanıyorum 20 -21 insan türü vardı ya da 21 olması lazım biz ayakta kaldık biz de bu türlerin birçoğunu yok ettik onlara şiddet uygulayarak ve hayatta kaldık .
“Hani, senin Rabbin melaikeye, “Ben yeryüzünde bir halife atamaktayım” dediği zaman da şöyle sormuşlardı: “Yeryüzüne fesat çıkarmakta ve kan dökmekte olan birini mi atayacaksın; üstelik biz seni övgü ile tesbih ve takdis edip dururken?” (Allah) cevap verdi: “Şu kesin ki, ben sizin bilmediğiniz şeyleri de bilirim.” Bakara Suresi / 30.Ayet
Sevgiyi ilk keşfedip ilk uygulayan ve yaygınlaştıran belki de Hz.Adem’ di. Sapiens, sevgiyi keşfedince insan oldu. Allah ona, yani Adem’e kelimeleri öğretti. Böylece Hz.Adem ilk insan oldu. Allah insansoyunu böylece yüceltmiş oldu. Onu nimetlendirdi ve onurlandırdı. Ona tam akıl ve tam irade bahşetti. ve onun için imtihan başladı.
“İnsanın üzerinden, tüm zamanlar içinden belirsiz ve uzun bir süre geçmemiş miydi (ki), henüz o anılmaya değer bir şey bile değildi.” İnsan Suresi / 1.Ayet
Bu ayette çok açık olarak, ilk insandan önceki diğer insansı varlıklardan (yani kökenimizden) bahsediliyor. Şiddetle var olduk ama sevgi ile insan olduk. Sevgi bizi insan kıldı.
yaşadığımız yüz binlerce yıl biz de şiddetin içindeydik.(kökenimiz/prehistorik insanlar/öncül atalar,beşerler) yani daha sonra ne olduysa yani sadece 300 bin sene içinde sapiens biraz hızlı bir evrimleşme ile ateşi üretmeyi öğrendi, konuşmaya başladı, sonra işte tarımı keşfetti, toprağa toprak kültürüne geçti. hayvanları evcilleştirmeye başladı, madenleri keşfetti. İnce alet kullanmaya başladı , yerleşik hayatla birlikte toplumsallaştı. (En sonunda devleti icat etti.) Daha çeşitli aletler falan ve sonra zamanla o şiddeti biraz böyle gömüyor içeriye doğru, ya da yeni bir hayat ve uğraşacak daha birçok yeni şey buluyor. Her şeyden önce insan dili icat ediyor böylece ruhu da biraz incelmeye başlıyor . hem doğa ile, hem de diğer insanlarla iletişimi güçleniyor. ve tüm bu yeni şeyler arasında sevgiyi de icat edip tekamül sürecinde önemli bir adım atmış oluyor. diye düşünüyorum. Sevgi ile incelen ruhu hemen sonra sanatı keşfetmeye başlıyor. (Bence insanlığın bütün tekamül sürecinde, yeryüzünde yaşadığı, sadece üç büyük aşama vardır: 1-Tarım Devrimi , 2-Sanayi Devrimi , 3-Siber Devrim-günümüz)
“İnsanoğlunu katmerli bir karışım olan hayat tohumundan Biz yarattık; sınava tâbi tutmayı ve ardından ona işitme ve görme yeteneği verdik.” İnsan Suresi /2.Ayet
İnsan suresi 1.ayetin hemen peşine gelmiş olan bu 2.ayeti, öncekiyle yani 1.ayetle bağlarsak ki (zaten kendisi bağlı durumdadır), bu iki ayette net bir evrimsel süreçten bahsedilmektedir. Çok net.
evet ana konuya dönersek, şiddet bizi yaratıp çekilmedi şiddet hep devam etti şiddet hala devam ediyor aynı şekilde hiçbir şey değişmedi. doğadaki şiddet hayvanlardaki şiddet yani şiddet her yerde hala her an devam ediyor zaten yani toprağın altından toprağın üstüne kadar , topraktan toprağın üstüne gökyüzüne kadar bugün yani her zaman zaten şiddet devam ediyor uzayda yıldızlar patlıyor süpernovalar patlıyor en büyük şiddetler çok akıllanmaz şiddetler var gezegenler çarpışıyor ne bileyim gök taşları çarpışıyor, nötron yıldızları, kuasarlar şiddetle patlıyor yıldızlar patlıyor galaksiler çarpışıyor yıldızlar çarpışıyor, kara delikler, vs… yani şiddet. bizleri ayakta tutan şey yıldızlarsa yani bizleri oluşturan şey Yıldızlarsa, evreni ayakta tutan şey yıldızlarsa ve Kara deliklerse, bunların özü Ateş zaten. Ateş en büyük şiddet unsurudur.. gezegenlerin bile yani gezegenler bile aslında uzayın makro dengeleri ve makro yapıları içinde çok küçük ve silikler, ama gezegenlerin bile çekirdeklerinde Ateş var. evrendeki şiddet bir an dursun, Evren yok olur. dünyadaki şiddet doğadaki şiddet bir an dursun Dünyada hayat durur biter her şeyin sonu gelir. Evrenimizde sahne alıp şov yapan enerjinin kostümü şiddettir.
Mesela dünyanın çekirdeğinde bir şiddet var değil mi bu dünyanın manyetik alanını oluşturuyor ve çok önemli, dünyanın hayatta kalması için, bu çekirdek soğuduğu zaman ne olur dünyanın sonu gelir yani dünyanın çekirdeğinde bir ateş var , bir şiddet var yani o soğuduğu zaman her şeyin sonu gelir dünyada. yıldızlarda nükleer tepkimeler var yıldızlar bu nükleer tepkimelerle ayakta kalıyor nükleer füzyonlar. atomların çekirdekleri çok yüksek basınç ve sıcaklıkta parçalanıyor başka atomlara dönüşüyor . her saniye inanılmaz patlamalar oluyor . helyum hidrojene dönüşüyor, demire ,karboma, vs…dönüşüyor. bir sürü şeyler…yani atomların çekirdeklerinde bile şiddet var yani biz de bunu yaptık ikinci Dünya Savaşı’nda atom bombaları kullanıldı sonra nükleer enerji keşfedildi . şimdi atomun çekirdeğinden nükleer enerji elde ediyorsun yani atomun içinde bile saklı müthiş bir şiddet var yani. (enerji= şiddet)
mesela şimdi biraz belki basit bir örnek vereceğim ama bu gerçek ve bunu yaşıyoruz yani ya ışık diyoruz değil mi ne kadar faydalı bir şey hayat veriyor ama aynı zamanda ışık yani öldürücü bir şey de olabiliyor yani güneşin altında yaz günü çok kaldığın zaman kanser oluyorsun ultraviyole ışıkları bilmem ne ışık zarar veriyor mesela ışık fazla olduğu zaman çiçekleri kurutuyor ağaçları kurutuyor, suları kurutuyor, işte şiddet. Çekirdekteki şiddet sona ererse, Dünya’ nın manyetik alanı yok olur ve Güneş ışınları bizim için bir cehenneme dönüşür.(gama ışımaları) kalbimiz, kalbimiz ya kalbimiz çarpıyor çarpıyor yani çarpmak nedir abi yani o bile şiddetle çalışıyor. Vuruyor, çarpıyor. hayvanların kalpleri de öyle.
Şimdilik kısacası her şey şiddetten var oldu diyebilirim. her şey ama bütün Evren bütün varlık bütün madde her şey bütün hayat dünyadaki hayat her şey her şey şiddetten var oldu biz de insanlar da şiddetten var olduk ve o şiddet hala devam ediyor o şiddet evrenin kaynağı. o şiddet durduğu zaman kalbimizdeki şiddet durduğu zaman kalbimiz duracak demektir, dünyadaki şiddet durduğu zaman anlattım, doğadaki şiddet durduğunda hayat duracak bitecek, uzaydaki şiddet durduğu zaman uzay duracak bitecek her şey duracak ve son bulacak.
Önerme: Sevginin Keşfi (önce şiddet vardı)
insanoğlu sevgi dolu bir varlık değildir üzgünüm insanoğlu şiddet kaynaklı bir varlıktır. bu şiddetten asla ve asla kurtulamayacağımızı bilmeliyiz bunu artık kabullenmeliyiz şiddetin kaynak olduğunu, varlık nedeni olduğunu, varlığımızın nedeni olduğunu kabul etmeliyiz . hiçbir din hiçbir inanç sistemi hiçbir inanç hiçbir ideoloji hiçbir öğreti şiddeti dünyadan Yok edemedi . insanoğlundan yok edemedi, insanın içindeki şiddeti yok edemedi. (tikel durumlardan bahsetmiyorum. Tümel durum olarak) Neden ? çünkü irade bizlere verilmiş çok marjinal bir nitelik. Bu müthiş özelliğin külfet ve bedelini ise, tarih boyu inatla korumaya çalışan yine biz olduk. Bu bedele kötülük ya da yıkıcı şiddet diyebiliriz. Bu külfeti inatla koruyup gözettik. Büyüttük.
Belki de şiddete çok şey borçlu olduğumuzu anlarsak bilmiyorum belki o şiddet kabul gördüğü zaman uysallaşmaya başlayacak ve o bizi sevip içimizde azalacak yani şiddetin bizi sevmesi gerekiyor Bizim de onu sevmemiz gerekiyor. şiddet bizim bir parçamız bizim kaynağımız bizim varoluş nedenimiz. onu bastırıp dışlamayı bırakarak ona itibarını geri vermeliyiz. Bizler çok eskiden bir süpernovanın patlamasıyla uzaya saçılan materyalden var olduk.
ben şiddeti kabul edelim , onu benimseyelim onun değerini bilelim derken birbirimizi yok edelim birbirimize saldıralım şiddet uygulayalım diye bir şey demiyorum tabii ki bu bir bilinç hali bu yeni bir bilinç hali benim bahsettiğim şey yeni bir algı durumu yeni bir psikoloji . yeni bir farkındalık ama önemli çok önemli bir farkındalık. onu yok saydıkça o içimizde daha da şiddetlenecek ve zaten şiddetleniyor sürekli.
şiddete meyilli, şiddet bağımlısı ya da şiddet yanlısı diye bir şey yok.
objektif şiddet yaratıcı ve var edicidir. Evrensel şiddet varlığın özü ve kaynağıdır.
objektif şiddet ikiye ayrılır var edici şiddet, yok edici şiddet. yapıcı şiddet yıkıcı şiddet. (evrende) yapımdan yıkıma, yıkımdan yapıma dönüp durur devran.
tam tersi olarak hani Evren şiddetten yaratıldı dedik ya ve ondan sonra insanoğlu o şiddeti içeriye bilinçaltına bastırmak için sevgiyi icat etti Sevgi yoktu ilk başta Sevgi sonradan çıktı tarım kültüründen sonra. Bunun tam tersi olarak Evren sevgiden yaratılmış olsaydı evrenin özü şiddet değil de sevgi olsaydı bu sefer de insanoğlu tam tersi bu sevgiden sıkılıp utanıp ne bileyim bu sefer onu içeriye bastırmak için bu sefer şiddeti icat edecekti. yani buradan şuna da varabiliriz her şey zıttıyla mümkün felsefesinden yola çıkarak yani sevgiden yaratılsaydı şiddeti bulacaktık şiddetten yaratıldığı için sevgiyi bulduk sonradan ama o şiddet hala devam etti o şiddet var hala sürdü yani sevgiden yaratılsaydı da şiddeti sonradan bulsaydık; Sevgi yine içeride yine devam edecekti aynı şimdiki şiddet gibi o şekilde onun kadar devam edecekti ve aynı şimdiki içimizdeki şiddet kadar şiddet gibi olacaktı onun ölçüsü etkisi kadar var olacaktı. yani nasıl ki bizler şiddeti içeri bastırıyoruz onu lanetliyoruz onu dışlıyoruz işte tam tersi durum olduğu zaman da da yani Evren sevgiden olsaydı ve biz sonradan şiddeti icat etseydik sevgiden sıkıldığımız için sevgiyi bastırsaydık yani aynı şimdi nasıl şiddeti dışlıyoruz şiddeti bastırıyoruz onu doğamızın dışındaymış gibi algılıyoruz o zaman da sevgiyi dışlayacaktık sevgiyi doğamızın dışında bir şey gibi yapacaktık sevgiden kaçacaktık sevgiyi dışlayacaktık o zaman da yani şu an şiddet şu andaki şiddet algısı o zaman da sevgi’ye yönelik olacaktı. sevgiyi kaynağımız olarak görmeyecektik nasıl şiddeti biz şu an kaynağımız olarak görmüyoruz o zaman da sevgiyi kaynağımız olarak görmeyecektik onun yok olması gereken bir şey olduğunu düşünecektik tıpkı şimdi şiddetin yok olması gereken bir şey olduğunu düşünmemiz gibi. Önce ve her zaman şiddet vardı. Sevgiyi sonradan keşfettik. Ve biraz tekamül etmiş olduk.
Yani 300 bin yıldır dünyada olup bitenler zaten çok da sevgiden yaratıldığımızı göstermiyor. Sevgiden yaratılsaydık , sevgi ve şefkat üzerine yaratılsaydık zaten bir evrim, tekamül ya da imtihan üzerine bu dünyaya gönderilmezdik. Bu dünyaya gelirken de doğal olarak ve evrene de uygun olarak eksik gönderildik. Yani bir kötülük ve şiddet barındırır halde geldik ki tekamül edip olgunlaşalım ya da ot gelip saman gidelim. Her şey bir eğitim ve imtihan. Sapla saman ayrılıp sonunda adalet yerini bulacaksa , bu dünyaya herkesin salt melek gibi gönderilmemiş olması kötülük problemini de bence biraz eritebilen bir mantık. Neden kötülük var? çünkü tekamül, imtihan ve irade var. (bu konuyu yokoluşçuluk adlı yazımda ele aldım) Benim tekamülüm tasavvuf ya da inisiyasyon süreçleri içindeki tekamül değil elbet. Gerçekçi, doğalcı (doğal paradigma mefkuresi) ve akılcı tekamüldür. Ben buna: “idealist rasyonel tekamül” ya da “özcü doğal tekamül ” diyorum. (akıl ve şiddet paradigması)
Bu dünya ve bu hayat bir okuldur. Öğrenenler insan olur, tekamül eder. öğrenmek istemeyenler dersten kaçıp haylazlık/barbarlık eder bir ömür boyu. Kendini ve insanlığı rezil ve heba eder. Hülasa insanın bu dünyaya gelirken şiddete eğilimli, ruhen eksik ve noksan, bencil olması gerekiyordu. Hakeza insanoğlunun bu dünyaya bir melek gibi gönderilmesi mevcut bilgimizle ve mantıkla zaten pek bağdaşan bir şey olmazdı. Evrende ve dünyada, doğada, hayvanlar arasında hiçbir şiddet unsuru olmasaydı da sadece insanda şiddet olsaydı o zaman Tanrı özellikle insanı bilhassa şiddetle doldurup göndermiş derdik. Halbuki zaten karıncalardan virüslere, bakterilere ordan süpernovalara hatta hipernovalara kadar varlıkta her şey şiddet içeriyor. Biz de bu evrenin ve doğanın bir parçasıyız ve biz de bu yüzden doğal olarak şiddet içeriyoruz. Ya da tam tersi düşünürsek evrende yine her şey şiddet içinde olsaydı da bizler hiç şiddet içermeseydik bu da saçma olurdu. Yani şiddet ve kötülük….her şey olması gerektiği gibi. Her şey yerli yerinde. Kötülük olmasaydı iyilik de ortaya çıkamazdı. Varlıkta her şey zıddıyla mümkün değil mi? ve sevgi sayesinde şiddeti hep hatırladık. sevgiyle birlikte toplumu ve medeniyeti oluşturduk. (genel anlamda) Sevgiyi günün birinde icat etmemiz kaçınılmazdı. sevgiyi bulduk ve biraz tekamül etmiş olduk . medenileştik. aşkı keşfettik sonra da. şiiri de. fakat şiddet her zaman vardı. sevgiden önce de vardı, sevgiden sonra da vardı.insandan önce de vardı , insandan sonra da.
Önce şiddet vardı.
Peki İmtihan Neden Var?
Allah’ ın senin yapmanı istediğin şeyi (ki bu bir şerefsizlik ya da güzel bir iş) yapmana izin vermesi ve bunun için uygun olan bütün şartları sana sağlaması demek, evet her şeyi yine bir şekilde Allah’ın yapması demektir. Çünkü her şeyi her an o yaratıyor. (dolaylı) lakin bu hakikat: mesela zamları direk O’ nun yapması anlamına gelmez. ya da yolsuzlukları. ya da kötülükleri. Kader Allah’ ın külli ve kuşatıcı ilmidir. Yani onun bilgisi ve bilmesidir. Bize müthiş bir armağan ve marjinal bir imtiyaz vermiş, irade. Yani bu durumda sen, Allah onu öyle bilmiş olduğu için, sen o işi o yüzden öyle yapmazsın. Sen kendi tercihinle kendin yaparsın onu ama Allah bunu kendi külli ilmiyle bilmiştir. Hülasa eylem sana aittir. Evet biraz sofistike fakat hakikat budur. Biz yapar, ederiz ve o bilmiştir. Bizim iradi kararlarımız üzerinde (ki iradi karar zaten bizimdir) Allah’ ın hiçbir etkisi yoktur. Aksi takdirde cennet, cehennem ve hesap günü absürd hale gelirdi. Uzaylılar var mı bilmiyorum ama kainatta irade verilmiş tek canlılarız ve bunun bir bedeli olmalıydı. Bu bedel ise, imtihan ve gelişimdir. (tekamül) Bunun bedelinin yani imtihan sonucumuzun ne olacağına her zaman biz karar verdik , veriyoruz. İrade ve akıl demek, yarı tanrı olmak demektir. öyle irade işte deyip geçilecek bir şey değildir bu . şu yeryüzünde insanın çapında başka bir varlık var mı? empirik düşünürsek. Ya da uzayda? uzayda olmasının da çok düşük bir ihtimal olduğunu astronomlar dillendirmeye başladılar. olsa bile Kuran ‘ da bir çok alemden bahsedilir ve Dünya da bir alemdir. Velhasıl irade ve akıl müthiş sujelerdir.
Allah bize vicdan ve utanma duygusu da yüklemiş, şehvet ve ihtiras da yüklemiş. tercih bizim. Bence Kuran’ da da belirttiği gibi, yarattığı bütün mahluklardan üstün tuttuğu ve tutacağı bir varlığı, dünyaya etten kemikten bir melek gibi salt iyilik üzerine ve iradesiz gönderseydi; asıl bence bu saçma olurdu. bütün varlıklardan üstünüz. özgür bir irademiz ve özgür bir aklımız var. İradenin bedeli de imtihan ve tekamüldür. İradesi olan varlıklar gelsinler dünyada türlü rezillikler yapsınlar ve hiçbir imtihan, cezaya tabi olmasınlar. neden imtihan var diye neden sorulur hiç anlamadım. özgür iraden var ve bu yüzden de yaptıklarından sorumlusun. Yarı tanrısın ve bedeli de bu. Bu kadar basit. Allah hem irade ve akıl verip hem de sorumlu tutup imtihan/ödül/ceza sistemi koymasaydı bu sefer de bu nasıl adalet böyle iş mi olur derlerdi. Hoppala paşam malkara keşan. İrade varsa, diyalektik olarak sorumluluk kaçınılmaz olur. Allah bizi niçin yarattı? Yaratmak için yarattı. Kendisinden sonraki en büyük iradeyi ve en büyük aklı bize verdi. “Niçin imtihan var?” sorusu aslında; bizi niçin yarattı sorusudur. ya da bizi niye böyle üstün bir akıl ve iradeyle yarattı sorusudur. çünkü üstün irade ve üstün akıl sahibi bir varlık yaratılmışsa imtihan/ödül/ceza kaçınılmaz olur. yani neden imtihan var? Bizi yarattığı için.
Önce şiddet vardı. Şu yeryüzünde nice sevgiler zaman içinde eriyip heba oldu ama nefretler bu durumdan pek nasibini almadı. Nefret de bir şiddet türüdür. Hülasa, insanlığın 300 bin yıllık fotoğrafına çok da romantik bakmamak lazım. evet tabiki sevgi çok önemli, çok gerekli, çok güzel. sevgi ; eğer biz doğal ve gerçek paradigmaya geri dönersek, işte o zaman Batı gibi yoldan çıkıp delirmeyelim diye lazım bize sevgi. Tekamülde ilerleyip Ahsen- i Takvim olalım, -insan- olalım diye . Kurtuluşa ve huzura erelim diye. Kamil olalım diye.
– Soru: Neden Şiddet Var ? Çok Mu Gerekliydi? Ya Da Şiddetin Kendi Şiddeti Daha Az Olamaz Mıydı?
Evet, bu imtihan ya da tekamül, şiddet (kötülük) olmadan da yapılamaz mıydı? Bu anti teze, tez olarak vereceğim cevabı maddeler halinde vermeye çalışacağım;
1-Her şeyin ancak kendi zıddıyla var olabilmesi. (dualizm) . irade seçim yapmaktır. her şey aynı olsaydı, hiçbir şeyin zıddı olmasaydı seçim yapılacak bir şey de olmazdı. her şey ya hepten iyi, ya da tamamen kötü, ya hepten çirkin ya da hepten güzel, ya hepten doğru ya da hepten yanlış olurdu. böylece irade de anlamsızlaşırdı. seçim yapılacak bir şey kalmazdı. aslında hiçbir şey kalmazdı. bütün kavramlar sıfırlanır ve anlamsızlaşıp yok olurlardı. herkes kötü olsaydı; kötü de kalmazdı, iyi de. bu örneği her şeye uygulayabiliriz. işte diğer bütün kavramlar gibi irade kavramı da epistemolojik, ontolojik, işlevsel hükmünü kaybeder, kavram olarak sıfırlanırdı.
2-İnsanın yaratılması. İnsanın yaratılması otomatik olarak onu hemen sorumlu tuttu.
3-İnsanoğluna çok büyük bir hak ve çok önemli bir ayrıcalık olarak akıl ve özgür irade verilmiş olması. Bu yüzden de tekamül, sorumluluk, ödül ve cezanın yani imtihanın otomatik olarak devreye girmesi.
4-Yani Allah(CC) bir akvaryum içinde izlemek için süs balıkları yaratmadı. Bütün yarattıklarından üstün tutarak akıl ve özgür irade bahşettiği bir yarı tanrı yarattı. İnsanın akvaryumda başı boş gezen bir süs balığı gibi amaçsız, mesuliyetsiz, suçlamasız, yargısız, ödülsüz, cezasız, sorgusuz bırakılmış olması mantık süreçleri içinde imkansızdır. Bütün öğretilerde, bütün dinlerde ve tabi antik ya da modern bütün hukuklarda insan sorumlu ve mesüldür. Mesul olması için seçim yapabilmesi (özgür irade), seçim yapabilmesi için; kavramların karşıtlıklı ve dualist olmasının yanında insanın da irade ve akıl sahibi olması gerekmektedir. İnsanın , tekrar ediyorum ; bir yarı tanrı olan insanın, yaratılmış olması; onu üstün ve mesul tutmaya mantıksal ve rasyonel süreçlerde mahkum kılar.
Mesuliyet ve İmtihanın sebebi ya da kötülüğün neden var olduğu (şiddetin) anlaşıldıysa, şimdi bu şiddetin ölçüsünün neden sınırsız bırakıldığına geçebiliriz, bunu da kendimce maddeler halinde açıklamaya çalışacağım:
1-Öncelikle şunun netleşmesinde fayda var: Rabbimiz bütün evreni şiddetten yarattı. Yani sadece biz değil; bütün evren, bütün varlık, bütün canlılar ve bütün doğa , hepsi zaten şiddet içeriyor. Yani insana özgü bir şey değil bu. Sadistçe özellikle bize konmuş ve diğer unsurlarda olmayan bir şey değil. Rab insanoğlunu , diğer bütün canlılar gibi bu dünyadan kotardı. Paleontoloji , Arkeoloji, Biyoloji, evrimsel biyoloji, antropoloji, genetik bilimi, öğretiler, kadim dinler, ezoterizm, kadim kültürler (sümerler) ve dinler insanın bu dünyada , burada var olduğunu , burada yaratıldığını (kademeler, safhalar ve türler halinde) kanıtlamıştır. Kanıtlamıştır dedim çünkü topraktan yaratılış miti ve Kuran’da yer alan nas ile bilimsel gerçekler çelişmez. Balçık, toprak ya da cıvık bir karışım içinde ilk tek hücreliler ya da ilk amino asitler, proteinler var oldu. İşte insan bu dünyada var olarak aynı zamanda dünyanın, doğanın ve evrenin bir parçası oldu. Hal böyleyken dünya, doğa ve evren şiddet içerikli olduğundan insanoğlu da şiddet içerikli halde var oldu.
2-Kuran-ı Kerim’de binlerce alemden bahsedilir. Kimbilir belki de rabbimiz başka evrenler de yarattı. hatta binlerce. Bilim de uzun süredir bunu dillendiriyor artık. Çoklu evren teorisi. evet. şunu demek istiyorum eğer durum böyleyse, rabbimiz her alemi farklı bir özellik ya da farklı bir temelde yaratmış olabilir. Bu alem yani bu evren, şiddet temelli yaratıldı. Başka evrenler başka temelde yaratılmış olmalı. Allah gibi bir varlığın ben tek bir evren yaratmış olacağını düşünmekte biraz çekimser kalabiliyorum. Aynı şekilde yine her şeye kadir rabbimiz, eğer böyle uygun gördüyse, yarattığı bütün evrenleri aynı şekilde ve aynı temelde mi yaratırdı? Dünya da tek bir canlı türü mü var? uzayda tek bir yıldız türü mü var? Gezegenler, kara delikler, süpernovalar, galaksiler ,vs…tek tür mü? Dünyadaki iklimler, canlılar, coğrafya, diller, ırklar, kültürler tek tip mi? Rabbimiz yaratmayı çok seviyor. Amenna. Çeşit çeşit ve renk renk. Dinozorların hikmeti neydi mesela? neye yaradılar? olmasaydılar ne olurdu? Bugün kuşlar falan olmazdı. hepsi bu. Belki petrol de biraz az olurdu. Bu kadar. Bu da bir gayb bilgisi. yani dinozorlar neden var oldu sorusunun cevabı. ama ben bunun Rabbimizin yaratmayı, can vermeyi çok sevmesine bağlıyorum. Bu mümkündür ve kimse de hayır asla böyle bir şey yoktur diyemez. Allah bilir. Gayb ondadır. Rabbimizin insandan başka irade sahibi, akıl sahibi ve mesül bir varlık yaratmamış olacağını kesin bir dille kim söyleyebilir. Bu bir gayb bilgisidir. Gayb ise Kuran’da verilmemiştir. Kuran bu evrendeki insanlara inmiştir. çünkü bu evrenin mesulü ve irade sahibi canlısı insandır. Rabbimiz yarattığı binlerce alem içinde bizim evrenimizi şiddet içerikli olarak yaratmayı uygun gördü ve öyle murad etti. Başka evrenlere de yine onların kendi türlerinden uyarıcılar, peygamberler, kitaplar ya da mesajlar göndermiş olmalı. onların da peki ala kendi cennetleri, kendi cehennemleri yani kendi ödül ceza sistemleri olabilir.olmalıdır. çünkü onlar da bizler gibi akıl ve özgür irade sahibi. Rabbimiz kuran’da tövbe neuzubillah : ” ben alemler içinde bir halife yaratacağım” demiyor. “ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” diyor. peki yeryüzümüz olan dünya nerede? bu evrende. yani insanoğlu bu evrene, bizim kendi evrenimize halife olarak yaratılmıştır. Onun kitabı ise Kuran-ı Kerimdir. İnsan küçük bir alem, alem ise büyük bir insandır. Bu evrenin mesulü bizleriz. evren demek insan demek, insan demek de evren demek.
3- Şiiddet temelli yaratılan bir tekamül evreninde ve bunun içinde yer alan dünyada, mesul olan insanın özgür bırakılması, yani içindeki kötülük ve şiddet potansiyelini kullanmakta sınırsız bırakılması, kan dökmesi, vahşetler işlemesi kaçınılmaz bir sonuçtur. yani bu kadar şiddete ne gerek vardı ? kötülüğün, kötü olanın, tekamül edemeyenin, suçlunun, sorumsuzun, mesul olmaktan kaçanın ortaya çıkması için kan dökülmesine ve vahşetlere gerek var mıydı? Bu evrende bir insanın mesuliyetten kaçmış olması için, kötülük yapabilmesi için, öldürmesine ya da vahşet uygulamasına çok gerek var mıydı? yani bu duygular ve davranışlar onun kendi aklında, genlerinde, dürtülerinde hiç yer almayabilirdi. kötünün, kötülüğün ortaya çıkması, ayıt edilmesi ve yargılanması için bütün buna ne gerek vardı? Bir insana sadece bir tokat atmak, o insanı öldürmek kadar günah bir ölçüyle tokat atanın yargılanmasına yetebilirdi. yani böyle bir nizam ve yaşayış da olabilirdi. Bir insanın yüzüne tükürmek o insana tecavüz edip öldürmekle eş değer olabilirdi. ve insan yüzüne tükürmek, tüküren kişiye çok şehvetli bir zevk verebilirdi. yani insana niye tecavüz ediliyorsa o sistemde ve o hayatta bir insanın yüzüne tükürmek de aynı işleve, duruma ve niteliğe sahip olabilirdi. Bu dünyada yine o paradigmaya uygun ağır bir ceza alır ya da hapse girerdi. Öteki tarafta ise yine cehenneme girerdi. yani şu an sesli düşünüyorum. öldürmek düşüncesi ve güdüsü çok mu gerekliydi? Bizlere bir insanı öldürüp onu yok edecek ya da akla hayale gelmeyecek mezalimler yaptıracak bir akıl değil de; başka bir akıl da bahşedilebilirdi. Yani imtihansa, yargıysa, mesuliyetse, tekamülse bu başka bir sistem ve başka bir düzlemde de gerçekleşebilirdi. Bir insanın en kötü, en vicdansız, en zalim ve tabi en günahkar olarak addedilebilmesi için bu kadar şiddete gerek var mıydı? Vardı:
a. Saf iyiliğin ortaya çıkması için, insanı ahsen-i takvim yaparak meleklerden de üstün konuma getiren saf iyiliğin ortaya çıkması için; genel geçer karşıtlık ilkesi ve dualist düzlem gereği saf kötülüğün de var olması kaçınılmazdır.
b. Şimdi bu kötülük ve iyiliğe matematiksel dereceler koyalım. Dünyadaki mevcut kötülük derecesine 100 diyelim, iyilik derecesine de 100 diyelim. Bu dereceler en baştan beri 30 olsaydı peki insanoğlunun imtihanı ve tekamül süreci ne şekilde gerçekçi ve hangi mantıkta mutlak kalabilirdi? fazla kötülük yapmayı akıl edemeyen , ya da fazla iyilik yapmayı akıl edemeyen varlıklar olurduk. İrademiz sınırlı olurdu. Hayat sınırlı olurdu. Belki de bir hayat olmazdı Hayat , duygular, seçenekler, başarılar, hezimetler,.umutlar, hayaller, pişmanlıklar, dualar, değerler, sabırlar, erdemler, ferasetler, faziletler, dostluklar, sevgiler, nefretler, vs….hepsi ortadan budanmış olurdu. Belki de hiçbiri hepten var olmazdı.
c. İnsanoğlu sadece dünyanın değil, bu evrenin halifesi ve değerlisidir. yarı tanrı hükmündedir. Rabbimiz bize kendi nefesinden üflemiş (metaforik anlamda) ve bizi kendi suretinden(metaforik anlamda) yaratmıştır. bize sınırsız bir özgür irade ve yetkin bir akıl vermiştir. 3. maddede sıralanan soruların yönünde bir yaratılış ve bu dünyada o yönde bir sistem olsaydı, insanoğlu alelade ve iradesi sınırlı, sıradan bir varlık olacaktı. Gelişim, tekamül, yargı, suç, azgın, sapkın, zalim, barış, erdem, ahlak, dürüstlük, kemalat gibi nitelikler ve süreçler anlamsız hale gelecekti. böyle olunca insanın yaratılışı da anlamsız ve değersiz hale gelecekti. sınırlı ve küçük. Bizler meleklerden üstün mü olacağız yoksa esfeli safilin mi olacağız? (şeytandan da aşağılık) . ifrat ve tefrit. insan bu ikisi arasında, tam ortasında yaratıldı. melek ve şeytan arasında konumlandı.
d.Sınırlı stabil bir insan. sınırlı, stabil hatta steril bir düzen. Tanrı bizi mi yoksa kendisini mi kandıracaktı? Öyle olsaydı insanoğlunun ürettiği sanat mucizesi de bu kadar etkili, gösterişli ve bu kadar derin olmazdı. Bu kadar güzel olmazdı ve belki hatta sanat bile hiç olmazdı. Bize daha küçük ve daha steril bir akıl verilmiş olsaydı bu geldiğimiz yer olan evrenle de, doğduğumuz yer olan dünyayla da çelişirdi. çünkü varlık, evren , doğa ve dünya hepsi şiddet içeriyor.
e. insana ilgili potansiyelini vermeden onu küçük bir akılla sınırlı ve stabil hatta steril yaratıp; onu evrendeki her şeyden üstün tutmak, bütün melekleri ona secde ettirmek, onu halife ilan etmek, ona habibim diye hitap etmek, onu kendi suretinden yaratmak, ona kendi nefesinden üflemek, onu üstün ve övülmüş kılmak ve sonra onu öyle sıradan halde yaratıp imtihan ve tekamül sürecine sokmak. Bir Tanrı aklının eyleyeceği bir iş değil. çünkü bu bir saçmalık.
f. anti tezdeki sistem vuku bulmuş olsaydı, o zaman kötülüğün çeşitleri, türleri , nitelikleri çok çok azalmış olacaktı. insanoğlu bir çok şeyi akıl edemez halde olacaktı. aynı şekilde karşıtlık ilkesi ve dualist düzlem gereği bu sefer aynı anda iyiliklerin de çeşitleri, türleri ve nitelikleri çok çok azalmış olacaktı. insanoğlunun yapacağı kötülükler azalacaktı evet kan ve şiddet olmayacaktı ama aynı şekilde insanın yapacağı iyilikler de çok çok azalacaktı. sanki böyle sınırlı ve aynı çizgiye programlanmış ve çok fazla bir aktivitesi, yanarı döneri, gideri olmayan robotik bir insan. her şey stabil ve aynı çizgide seyredecekti. kötülükler, iyilikler, suçlar, acılar, başarılar, umutlar, pişmanlıklar, hırslar, şükürler, dersler, tecrübeler, güzellikler, çirkinlikler vs…..hepsi tek düze ve aynı çizgide lineer. Hatta belki de bunların hiçbiri var olamayacaktı sınırlı bir çemberin sınırlı çapı içinde bir insan. özgür irade ne olurdu o zaman? dostlar alışverişte görsün babından bir irade olurdu bu. göstermelik bir sözde irade. light irade. saçma dostum bu çok saçma. özgür irade olmazdı o; özür irade olurdu. özürlü irade. engelli irade. sınırlı irade. Gerçek saçmalık ve gerçek anlamsızlık budur. gerçek Absürtizm budur. Albert Camus’un ki değil. ve o zaman yani öyle absürd bir sistemdeki hayata ise bilmiyorum hayat denilebilir miydi?
g. Tanrı kötülüğü, insanlar kötülük yapsın murad ederek yaratmadı.
h. iyilik , kötülük olduğu için vardır. sen diyelim bir yoksula iyilik yapacaksın. o yoksul, kötü bir insandan gördüğü bir kötülük yüzünden aç ve sefil kalmış. kötü insan o sefil insana kötülük yapabilmiş ki o sefil insan da öyle sefil kalmış. sen ise gidip ona iyilik yapabileceksin. bu durumu, en kötü kötülükten , en iyi iyiliğe kadar genelleyip tümevarım yapabiliyoruz. kötülükler, kötü insanlar olmasa gidip kime iyilik yapıp yardım edeceğiz. nasıl tekamül edeceğiz? iyilik ve kötülük ya da iyi ve kötü nasıl ortaya çıkacak?
ı. kötüler ve iyiler. iyilik ve kötülük. bir madalyonun iki çok gerekli yüzü gibi. o iki yüz olmasa madalyon diye bir şey olmazdı. bu madalyonda kötü tarafta olanlar o kötülükleri kendi rızaları ve tercihleriyle yapıyorlar. madolyonun iyi yüzünde olanlar ise o iyilikleri kendi rızaları ve tercihleriyle yapıyorlar. herkes kendi ektiğini biçerken, herkes kendi yaptığından mesulken, bir yandan da iyilik kötülük sayesinde, kötülük de iyilik sayesinde var olabiliyor. işte buna Tanrısal Akıl deniyor. madalyon ve iki gerekli yüzü. madalyonda bir yüz varsa , onun arkası yani diğer yüzü de mutlaktır. el haktır. Madalyonun bir yüzü varsa , diğer yüzü de olmak zorundadır. Allah ve kul, Özgür irade ve bedel. Şiddet-uysallık, kötülük-iyilik, zalim ve adil, kötü ve iyi. cehennem-cennet. hepsi çok gerekli ve hepsi yerli yerinde. Bunların hepsi birer madalyon. iki yüzü , iki tarafı olan madalyonlar. mesuliyet ve imtihan. suç ve ceza. güzel ahlak ve ödül. gelişim ve tekamül. Hepsi yerli yerinde.
i. Bedelsiz bir özgür irade var olamazdı.
j. Tanrı neden, niçin yaratıyor peki?
El Cevap: Yaratmak için yaratıyor. Tanrı hiçbir zaman hiçbir şey yaratmasaydı , bu durumun bir yokluk ya da bir hiçlikten bir farkı olur muydu? yine hiçbir şey olmazdı. Yani bir Tanrı yokmuş gibi olurdu. hiçbir şey yaratılmasaydı yine hiçbir şey olmazdı. Bizim olmadığımız bir boyut ya da kavram: bir yokluktur. Biz yoksak zaten hiç bir şey yoktur. Biz bir gün yok olursak ve ardımızda içinde bizim yer almadığımız bir evren kalmış olursa; evren de artık yoktur. Yani biz yok olduğumuzda aslında evren de yok olmuştur. yoktadır. çünkü onu tanıyıp, bilip, ona anlam verecek bir şey kalmamıştır.
Tanrı yaratmayı istemedi. Yaratmayı diledi. İstemek eylemi ihtiyaçtan hasıl olur. İhtiyaçlarımızı isteriz. Dilemek ise keyfe keder bir eylemedir. Bir arkadaşla buluşmayı , görüşmeyi dileriz. Birine yardım etmeyi dileriz. yolda yürürken deniz kenarındaki bir bankta oturmayı dileriz. Bunların hiçbirini yapmasak bize hiçbir şey olmaz. Bizden hiçbir şey eksilmez. Yani bu eylemlerin hiçbirini yapmaya muhtaç değiliz. yani bunlar ihtiyaç değil, seçenektir. İstemek eylemi ise ihtiyaç yönündeki eylemdir. onu istemekten başka seçeneğimiz yoktur. o şeyi istemeye mecburuzdur. yemek isteriz, su isteriz, para isteriz.
Bir ressam resim yapmasa da yaşayabilir. bir marangoz masa üretmese de yaşayabilir. bir heykeltıraş heykel yapmadan da peki ala hayatını devam ettirebilir. Tanrı da işte bu noktada hiçbir şey yaratmadan da peki ala varlığını aynı şekilde sürdürür. Tanrı için de yaratmak, bir ihtiyaç ya da istek değildir. Tanrı yaratmayı dilemiş ve yaratmıştır. bu bir lütuf, imkan ve seçenektir. Tanrı , yaratabildiği için yaratmıştır. Yaratmaya ihtiyacı olduğu için değil. Bu bir ikram ve rahmettir.
yokluk bir anlamda aslında hiçbir şeylik , hiçlik, hiç olmazlık, olmamışlık, sıfır olmak demek değildir. Hiçbir şey yaratmamış ve tek duran, hiçbir şey yapmayan, aşkın ve akılalmaz bir güç. Tanrı. hepsi bu. Başka hiçbir şey yok. Absürtizm budur! ne olurdu peki? ya da ne olmazdı? Tanrı ontolojik, somut ve pratik anlamda olsa bile; tanrı işlevsel, kavramsal, rasyonel olarak var olmuş olur muydu? Kendi zatı dışında bir varlık durumunda olabilir miydi? olurdu. Kendine var olurdu. Kendiyle var olurdu. Tabi ki o zaman da enine boyuna yine var olurdu. Tanrı tabi ki varlıktır; yani varın varıdır. diğer türlü Tanrı, yokun yoku olmuş olacaktı. Bir Tanrı nasıl var olur, nasıl vardır? Tanrı evet hem vardadır hem yoktadır. isterse yokta da kalır.
belki de hiçbir şey yaratmadan önce belki orda kalmıştır. tanrı bir yerde kalmaz. tanrının bir yeri yoktur ama yokluk bir yer ya da bir mekan değildir. Yokluk , Tanrı’nın yaratmazlığıdır. Ya da Tanrı’ nın yaratmazlık durumudur. Yokluk budur. bunlar aşkın ve metafizik kavramlardır. Ama mevzubahisin başında bu -j-maddesinin başında ileri sürdüğüm gibi; Tanrı yaratmasaydı yokun yokunda ve hiçin hiçinde olacaktı. o kavramda varlığını sürdürecekti. varlıkta onun yoklukta. varlık da O, yokluk da O. isterse sonsuzluktan sonsuzluğa hiçbir şey yaratmadan da kendi varlığını peki ala sürdürürdü. Zaten bizden önce bunu sonsuzda (ezelde ve ebedde) sürdürdü. Bizim ve evrenin sonsuzdan beri var olageldiği gibi bir şey yok çünkü. Demek ki bizler sonradan var olduk. Tanrı ise sonsuzda hep vardı. sonsuzdan geliyor. Heptir o. Hep olandır. Hiç de onda, hep de onda. Yokluk Tanrının yaratmazlık halidir.
Tanrının öncesi ve sonrası yoktur. Bizim zaman algımızın tamamen dışındadır. Tanrı için önce ve sonra gibi zaman durumları olmaz. Tanrının yaratan(varlık) ve yaratmayan(yokluk) olmak üzere iki eylemsel durumu vardır. Tanrı için bir zaman durumu yoktur. Varlık ve Yokluk olmak üzere iki eylemsel durumu vardır. Yarattığı-yaratmakta olduğu ve hiç yaratmadığı olmak üzere. Yani Tanrının zamansal bir düzlemi yoktur. Eylemsel düzlemi vardır. Tanrının her an eyleme geçip yaratımda bulunacağı, müdahale edeceği ya da etmeyeceği; yani müdahale iradesinin olduğu, yaratma iradesinin olduğu ya da yaratmama iradesinin olduğu, bütün sonsuz alanların hepsi ise Tanrısal Ortamdır. Yani Tanrının gücü ve iradesi aslında her an her yerde hazırdır. Bütün sonsuzluğu kuşatmıştır. Tanrı bu sonsuz alanda ya da alanlarda yaratma eylemini gerçekleştirdiğinde bu Tanrısal Ortamlar, Varlık hükmünü kazanır. Yaratmadığı durumlarda ise Yokluk hükmünü kazanır.. İki durumda da bu sonsuz alanlar, Tanrısal Ortam’dır.
Yaratmak bir süreç meydana getirir. Yani bir süreç başlar. Her yaratımda yeni bir zaman yaratmış olur Tanrı. Tanrı, mahlukları , varlıkları yarattıkça zamanı da yaratmış olur. ve oldu. Hiçbir şey yaratmasaydı, zaman da var olamazdı, mekan da. Big Bang olayı ile, bizim bildiğimiz zaman ve mekan başlamış oldu. Zaman, mahluka tabi bir süreçtir. Yaratılmış olanla içkindir. Mekana bağlıdır. Tanrı mekandan münezzeh ise, zamandan da münezzehtir. Bizler kendi mekanımızda, kendi boyutumuzda, zamanın içinde yaşıyoruz. Oysa Tanrının mahiyetinde ve bütünlüğünde her şey yaşanmış ve bitmiştir.
Tanrı, sonsuzdan geliyor. çünkü o tek dingin, tek durgun, tek olgun ve devinmeyen, devinmeye ihtiyacı olmayan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, varın ve yokun tek sahibi Allah(cc) ‘tır. Evrenin biz yok olunca yok olması ile; Tanrı’nın biz yok olunca yok olması aynı şey değildir! Evren bir mahluktur, Tanrı ise yaratıcı olan aşkın bir bilinçtir. Tanrı hiçbir şey yaratmasa da, kendi kendini bilir, kendi kendine yeter. Evrenin ise bilinci yoktur ve kendi kendine yetemez. Devinmek için yaratıcıya muhtaçtır. Biz de devinebilmek için evrene muhtacız. evren de Tanrı’ ya muhtaç. yani biz de Tanrı’ ya muhtacız. Tanrı ise devinmez. Tanrı mahlukatı devinmek için yaratmadı. Bizim olmayışımız Tanrı’yı yok kılmaz. Evreni yok kılar, çünkü evren bize sebep yaratıldı. Allah’ın ayetlerini okuyup bilmemiz için. Devinip yaşamamız için, var olabilmemiz için, Samanyolu ‘nun devinebilmesi ve var olabilmesi için, Güneş Sistemi’nin devinebilmesi, Dünyanın, ayın ve Güneşin devinebilmesi ve yine bizim devinip yaşayabilmemiz için, yaratıldı evren. Virgo Galaksi Sistemleri , evren sayesinde deviniyor. Samanyolu Galaksisi, Virgo Galaksi kümelerinin sayesinde deviniyor, Samanyolundaki yüzmilyarlarca yıldız ve gezegen samanyolu sayesinde deviniyor, bizim güneş sistemimiz ve dünya ise, yine samanyolu sayesinde var olabiliyor. Yani evren ve virgo galaksi sistemleri, aynı zamanda dünyamız ve güneş sistemimiz için devinmiş oluyor.
Biz yoksak, evren boşa çıkar ve anlamsızlaşırdı. fakat bizim olmayışımız Tanrı’yı anlamsızlaştırmaz. çünkü Tanrı bize sebep var olmadı. Ama evren bize sebep var oldu. Önce kim vardı? Bütün rasyonel, irrasyonel, dini, felsefi, retorik, poetik, analitik ve diyalektik , teolojik, düzlemlerde önce olan Tanrı’dır. yani tanrı bize muhtaç olsaydı bizden önce varlıkta olup varlık olmazdı. bizden sonra var olurdu. Tanrı bize sebep var olsaydı, Tanrı olmazdı, çünkü Tanrı zaten sebepsiz olandır.
Tanrı insanı ve bütün yarattıklarını ihtiyacı olduğu için yaratmadı. Bunu ileri sürenler absürdist yaklaşıyor bu ciddi konuya. Tanrıyla tanışmışlar gibiler. O’nun zati mahiyetini, Gayb’ını, hikmetini, ve sonsuzdan gelip yine sonsuza giden kozmik tarihini bilirler gibi dem vururlar. Soylarının bile iki günlük nefesiyle. iki günlük gördüğüyle. İnsan nisyandadır der Kuran, ne doğru der. şu insan soyu koca evrende hatta sonsuz kozmik tarihte kaç dakka, kaç saniye eder? Ne kolay. e-kolay.net. ilk internet aboneliğim.
O, yokun yokunda, kendi sonsuz potansiyelinde, varın varını diledi. İstemedi. diledi. Hem yokta hem vardaydı. Rahmet etti ve varlığı yarattı. Var’ın varını yarattı. Varlık (mahlukat, bütün yaratılanlar) Var’dan var oldu. Var , Tanrıydı. Yok, Tanrıydı. Var’ dan varlık oldu. Var’ın varı. Evren ya da evrenler, mahlukat, alemler hepsi Var’dan var oldu. hem vardan hem yoktan var oldu .
Bizim yokluğumuz bizim yokluğumuzdur. Tanrı’nın yoku ise Tanrı’nın yokudur. Bizim yokumuz zaten yoktur. O Tanrı’dadır onundur. Bizim yokumuz yoktur ama Tanrının yoku vardır. yok da o , var da o. yokluk da onun , varlık da. o hem varlık(kavramsal olarak) , hem yokluk(kavramsal). biz var olmasaydık o yine vardı. hep vardı. hepten vardı. hepten hiçliğe hep vardı. Bizleri yaratmasaydı sadece -biz- olmazdık. Biz yokta, O’nun yokunda kalmış olurduk. yani sadece onun sonsuz potansiyelinde kalmış olurduk.
Tanrı’nın kendi sonsuz ve kozmik tarihinde yarattığı bütün her şeyin (varlık) haricindeki henüz yaratmamış olduğu her şey henüz Yok’tadır, yoktur. Yokta yani Tanrı’nın Yokunda olan her şey Tanrı’nın sonsuz potansiyelidir. Tanrısal ortamları ise, yaratılmış ve ortaya çıkmış olan varlık alanları oluşturur. Dolayısıyla Potansiyel sonsuzluğun (Tanrı’nın yoku) dışındaki bütün alanlar ve ortamlar birer varlık alanıdır. Yani yaratılmış, yoktan(potansiyelden) vara geçmiş, Tanrısal Ortam ya da Ortamlar’dır.
Tanrı’nın kendiliği ise, Tanrı’nın kendi Var’ı ve Yok’unun dışında bir kavramda duran zati halidir. Yani Tanrı hem yarattıklarından hem de yaratmadıklarından bağımsız bir kendiliğe sahip ve devinmeyen, yegane öz bilinç ve öz kaynak zihindir. Onun kendiliği hem kendi potansiyelinden ve hem de bütün Tanrısal Ortamlar’dan ayrıdır. O var ve yokun tek sahibidir. O yegane kendiliktir. Devinmeyen kendiliktir. Külli kendiliktir. İnsanda yer alan tanrısal ortamdaki kendilik ise cüzi kendiliktir. İnsan cuzi kendiliğini kendi bilincinde bulur. bu bilinç alanı ise, yaratılmış olan tanrısal bir ortamdır. İnsan aklı ve bilinci de bir kendiliktir. Bu bizlere bahşedilmiş muazzam bir şeydir. Bizim de bir potansiyelimiz ve yaratma niteliğimiz var. Bizim kendiliğimiz ise devinmeyen değil; ihtiyaçları olan, koşullu ve şartlı bir kendiliktir. Yani devinen bir kendiliktir. insandaki cüzi kendiliğin potansiyeli ve yaratması ise külli kendilikteki gibi sınırsız ve sonsuz değildir. Devinen her şeyin bir sonu vardır. Çünkü insan tanrısal bir ortamdır. Bütün Tanrısal Ortamların hepsi devinim alanlarıdır. Varlık bir devinimdir. Yani Tanrı’nın potansiyelinden çıkıp var olmuş , yani yaratılmıştır. Tanrı’nın kendiliği ve yaratma edimi ise; kayıtsız, şartsız ve sonsuz bir kendiliktir. Tanrı’nın sonsuz potansiyeline, Tanrı’nın yarattığı her şeyi nispet etmeye kalkmamız sanırım yersiz bir düşünce olurdu. İnsanın potansiyeli ise sonsuz değildir.
*Tanrı’nın Yok’u onun potansiyelidir.
Tanrı’nın Var’ı ise onun Yok’unun görünmüş bilinmiş zahir olmuş, nimet olmuş, zuhur etmiş halidir, halleridir. Yani yaratılan her şey Yok’tayken, O yine O’ydu. Var’ı da vardı. Yok’u da. Hepten hepe, hiçten hiçe. Bizleri ve belki başka irade sahibi varlıkları yaratmayı diledi. Tanrı, yaratmak eylemini ihtiyacı olduğu için ya da gerçekten var olmak için yapmaz. Tanrı’da yokluk ve varlık iç içedir zaten. İsterse bize verdiği vaadi yerine getirdikten sonra, yarattığı bütün alemleri, varlıkları her şeyi yeniden toplar ve kendi kavramındaki yokluğa katar. Potansiyeline. Dilerse bir daha hiçbir şey yaratmaz. Belki de bizden sonra bir şey yaratmamıştır. çünkü O, zamanın dışındadır. belki bizi, cennet ve cehennem hayatını, sonsuzluk imgesiyle ifade edilebilecek kadar uzun bir zaman oralarda yaşandıktan sonra bizi tekrar yokluğuna katacak. ya da kattı bile. biz kendi zamanımız içinde bunları lineer olarak sırayla yaşıyoruz. Festivalin nihayetini kimse bilmiyor. sonsuza kadar cennet ya da sonsuza kadar cehennem bana çok tutarlı gelmiyor ve fakat bu böyledir bu kesin böyledir demek de bana biraz cesurca ve cüretkar gelmiştir hep. fakat ülkemizdeki gelenek İslam’ı bunu kesin olarak dile getiriyor. bunlar Gayb bilgisidir bilemeyiz. ben sadece naciz aklımı işletip tahmin ediyorum fakat onlar bu kesin böyledir diyebiliyorlar. Konuya dönersem, belki bizi her şey yaşandıktan sonra yokluğuna katmıştır. geldiğimiz yere. ya da geldiğimiz kavrama. bütün evren ya da evrenler mahluktur. Yaratıcı ile yaratılmış olan ayrıdır. Vahdet-i Vücud anlayışı panteist bir anlayıştır. Kuran’la ve İslam ile çelişir. Her şey tanrıdır, her şey O’dur. O bende , ben de O’ndayım demek şirktir. Tasavvuf malesef bir yozlaşmadır. bir zamanlar ben de severdim o derviş menkıbelerini lakin malesef uyandım evet. Her şey tanrıdır demek; Tanrı evrendir demektir. bu da panteizmdir. O zaman kim OL ! dedi? yaratma eylemini kim yaptı? Kuran’da onlarca ayet boşa çıkar. evren ve bütün varlık her şey, ezelden beri tanrıydı madem o zaman her şey ; evren varlık zaten hepsi ezelden vardır. Her şey Tanrıdır demek kusurlu olanla kusursuz olanı aynı yere koymak demektir. Yaratılmış olanla Yaratıcıyı birlemek demektir. Bütün parçadan önce gelir. Böyle yapmakla parçayı bütünün önüne geçirmiş oluruz. Bütün dediğimiz şey yaratıcıdır. Parça ise yaratılmış olan her şeydir. Bunun adı küfürdür. Panteizmdir. Evet tabi ki ,Mülk onun. Her şey onun. ama her şey O değil. Onun zati sıfatları sadece onda saklıdır. Gaybı sadece onda saklıdır. Kuran’da iki üç sembolist , simgesel ayeti alıp böyle anlamlara yormak, müteşabih ayetleri sınıflarken , işine göre olanı almak, diğerini müteşabih saymamak, tehlikeli bir iş. Külli İrade, Cüz-i İrade. bu ne peki? Her şey Allah ise benim cuz-i iradem ne olacak? suç ne olacak? imtihan ne olacak? suçlular, zalimler ne olacak? cehennem ne olacak? cennet ne olacak? hesap günü , nizam , ahiret ne olacak? günah ne olacak? sevap ne olacak? Sadece O var, ve ondan başka bir şey yok demek de; her şey “O” demektir zaten. Her şey O’dur. Ondan başka bir şey yoktur demek küfürdür. Rabbimizin büyük bir sanat, hikmet ve incelikle yarattığı her şeye ve onun yaratma sıfatına hakarettir. ve en vahimi; onun yaratma sıfatını da ortadan kaldırır. Her şeye kadir olan Yüce Rabbimiz, kendini yarattıklarından ayıramayacak mı? Ayırmadıysa ve her şey hala O ise; her şeyin ama her şeyin içi boşalır. Yukarda saydım. hepsini de sayamadım. sayamam da. Yaratıcının olması gerektiğini ispatlarken ; ortada bir eser varsa bunu var eden bir usta var diyorsunuz. Peki, bir masa imal eden bir usta aynı zamanda masa mıdır? kuyumcu yüzük yapıyor, yüzük kuyumcu mudur? bla bla bla. örnekler sayısız uzar. Evreni yaratan yaratıcı usta ; evren midir? yani Rabbimiz yarattığı şeyden kendini ayıramamış ve ne yarattıysa sürekli onunla bütünleşmiş ve bu böyle devam etmiş. hoppala paşam , malkara keşan. bu tasavvuf konusunu tarihten günümüze enine boyuna daha incelikli bir makalemde ele alacağım. şimdilik bu bahsi burda kesiyorum. Tasavvuf radikal bir romantizm, kökleri Batınilik’te olan sapkın ve uçkun bir anlayıştır. Uçan kaçan belli değildir.
Big Bang’dan önce Tanrısal ortam vardı. Bu sebeple bir hiçlik ortamından zaten söz edilemez. Evren yaratılmadan önceki ortam Tanrısal ortamdır. Big Bang olayı ise bir dönüşüm olayıdır. Var olan Tanrısal ortamın başka bir Tanrısal ortama dönüşmesidir. Varlığın tümü ise zaten çeşitlenen bir Tanrısal ortamdır. Değişen ve dönüşen Tanrısal ortamlar bütünü. Tanrısal ortamla Tanrı farklı kavramlardır. Tanrı’nın yarattığı bütün sistemler ve varlıklar birer Tanrısal ortamdır.
Yaratan ve yaratılan, Allah ve kul, Özgür irade ve bedel. Şiddet-uysallık, kötülük-iyilik, zalim ve adil. cehennem-cennet. hepsi çok gerekli ve hepsi yerli yerinde. mesuliyet ve imtihan. suç ve yargı. güzel ahlak ve ödül. gelişim ve tekamül. Şiddet ve kötülük. Hepsi yerli yerinde.
Kötülük zaten bütün kusurların ve zayıflıkların kaynağıdır. Onu seçmek ya da seçmemek senin elinde. Güçlü olmak iyi olmaktır. Kötü olmak bir tür kısa yoldur. Onu seçmek kolay yolu seçmektir. Zayıfların tercihidir.
| YanıtlaYönlendir |
İçinde Kalmasın