İlk delirişimdi. 19 yaşındaydım. Hiçbir şeyin ilki gibi değildi bu. İlkler tatlıdır, güzeldir denir ya, bu pek o cinsten bir ilk değildi. Henüz hiçbir edebiyat dergisine şiir yollamamıştım. Henüz bir edebiyat dergisinin mutfağında yer almamıştım. Henüz hiç sevgilim olmamıştı mesela. The Matrix filmini bile ilk kez izleyip şaşırmamıştım daha mesela. Henüz Albinoni bile dinlememiştim. John Keats’i bile duymamıştım. Ne bir meslek sahibiydim, ne evliydim, ne askere gitmiştim, ne de yalnız yaşıyordum. Gerçi sonra askere de gidemedim, evlenmedim de, ama aslında dönüp düşününce, tam da zamanında delirmişim diyorum. Bu saydıklarım olurken delirseydim, sanırım daha da sıkıntılı zamanlarım olurdu. Yani yaşanacak bu kadar ilk varken, bana delirmek düştü o zaman. Delirmenin ilki de olur mu diyenlerinizi duyar gibiyim. 41 yaşında olup da, 5 sefer delirip, her seferinde temelli deli kalmamayı başarabildiyseniz, delirmenin ilki de olur, sonu da.
Ben bu yazıda size ilk delirişimi, ilk çaresizliğimi anlatacağım. 1998 Aralık ayı. Günlerce hiç uyumayan, buna rağmen sürekli hareket halinde ve hiç yorulmayan, kendini her şeye kadir ve dünyanın gizli hakimi zanneden, sabahın köründe sokaklarda bir başına Michael Jackson dansı yapan, Bakırköy Ebuziya Caddesi’nde dilenci taklidi yapıp 5 TL de para kazanan, bazen de bir Truman Show’un içinde olduğunu zanneden bendenizi; işte o zaman diliminde, Cerrahpaşa Psikiyatri Anabilin Dalı Kliniği’ne kapattılar. Artık üzerimize kilitli, parmaklıklı iki demir kapı arkasında 10 yataklı, sessiz, cansız, renksiz bir koğuştaydım. Nasıl gelmiştim buraya önce bunu anlatayım. Yukarda saydığım durumlar içindeyken, babam bir gün beni bir taksiye bindirdi. Metro FM ‘i açtırdı. Taksi şoförüne durumu bir şekilde çaktırmış olmalı ki, müziği son ses açtırarak eğlenir gibi yaptı ve bana gezmeye gidiyoruz dedi. Ben bu modda nasıl olduysa şu an hatırlamıyorum, o hastaneye babamla girmişim. Bir doktorun daracık odasında, doktorun masasına kurulup, Kanuni Sultan Süleyman’a çok ciddi bir mektup yazdığımı hatırlıyorum biraz. Mektubun içeriğini unuttum ama. İçerde koğuşta gözlerimi açtığımda ise, ilk hatırladığım şey, işte o doktorun küçük odasında, kalçama bastıkları Diazem’di.
İşte bu soğuk aralık günü, bu pek de Tanrılık ya da her şeye kadirlik vadetmeyen, bu sevimsiz koğuştaydım. 19 yıllık hayatımda vardığım biricik netice, işte buydu. Babam ve annem neler hayal etmişlerdi yıllarca benim için. Bir orta sınıf ailesi olarak. Düşlerinin ve emeklerinin sonucu bu muydu? İşte evdeki hesap, Cerrahpaşa’ya uymamıştı. O gün, kalçama basılan o diazemle bayılarak uyuduktan sonra, sabah bir hastabakıcının “kahvaltı saati!” nidasına uyandım. Hala buradaydım. Bu renksiz ve eğlencesiz koğuşta. Annem bir seferinde, yani ben buraya gelmeden önceki son günlerde, bana bakıp ağlayarak: “oğlum sen hastasın” demişti. Annemin, ağır endişe dolu yüzünü ve derin hüzünle yüklü sesini anımsadım. Gerçekten hasta mıydım? Hislerim ve o ulvi düşüncelerim, dünyayı kurtarmalarım, güçlerim. Hepsi yalan mıydı? Dünyanın gözdesi ve değerlisiyken, dünyanın gözbebeği iken, basit bir kaçık olduğumu anlamak ya da anlamak istememek; kalbimi de delirtti sonunda ve kalbim deli gibi atarken, ellerim titremeye başladı. Yatağımdan hızla doğrulup yumruklarım sıkılı halde, demir parmaklıklı kapıya yöneldim ve kapıyı çılgınca tekmelemeye başladım. “çıkarın beni buradan, deli değilim ben! Deli değilim ben!” Terlikli ayaklarım ve çıplak yumruklarımla, o demir kapıyı, kum torbası tekmeler gibi tekmeliyor, yumrukluyordum. Hastabakıcılar yetiştiler. Gardiyanlar gibi, İki koluma girip beni derdest ederek infaz odasına götürdüler ve 2.Diazem basıldı. Süzgece dönmeye başlayan kalçama.
Bu kez gözlerimi açtığımda sırt üstü yatar vaziyette, kemerlerle yatağa bağlıydım. Ben deli falan değildim ve bu bağları çözüp buradan kaçmaya karar verdim. Yine sönük bir sabah oldu. Bu koğuşta, her doğan gün daha da sönükleşiyor, silikleşiyordu. Tıpkı benim gibi. Dişlerimi ve bütün gücümü kullanarak, sabaha kadar uğraşmış ve o gece, o bağlardan kurtulmuştum. Bu kadar uğraşacağımı tahmin etmemiş olacaklar ki, bağları çok sıkı yapmamışlardı. Yıllar sonra artık böyle düşünüyorum. Yoksa imkanı yoktu. Kahvaltı saati beni pencerenin önünde ayakta gören tecrübeli hastabakıcı Ayşe Teyze şaşkına döndü. “seni kim çözdü?” dedi. Ben de: “Ben çözdüm.” dedim. Böylece Ayşe Teyze, İkinci şoku yaşadı. Ben de doktora gidip ona, bağlarımı kendim çözdüğümü söyledim. Kimsenin canı yanmadı ve Ayşe Teyze ile arkadaş olduk. Buradan kaçabilmem için, onun güvenini kazanmam gerekiyordu.
Bir hafta böylece geçti ve ben hala deli değildim. Uysallaşmış ve buradaki dünyaya adapte olmuş gibi yapıyordum. Dikkat çekmemek için, ilaçları bile gerçekten içiyordum. Bu ilaçların bende herhangi bir etki yapmasına, özel güçlerim zaten engel olacaktı. Bir Tanrı’ya; kıçı kırık bir Akineton, Bir Norodol ya da minnoş bir Zyprexa ne yapabilirdi? Bir öğlen yemeğinden sonra, parmaklıklı ilk kapının aralıklı olduğunu fark ettim. Koğuşta bir iki tur atıp geldim ve kapı hala aralıklıydı. Yaklaşıp baktım ve meğerse, bu iki kapı arasında, yan duvarda bir kapı daha varmış ve bu kapı, bitişik binanın merdiven boşluğuna ve tırabzanlarına açılıyormuş. Ayşe Teyze oraya bir ip germiş ve sırtı bana dönük çamaşır asıyor. İşte dedim zamanı geldi. Hiç konuşmadan arkadan yanına yaklaşırsam, ortam zaten sessiz, çevreden en ufak sese arkasını dönecek. Bu yüzden onunla her zamanki gibi konuşmaya başladım. Kaçma mesafesine kadar yaklaştım, birinci kapıyı geçtim. Ayşe teyze heyecanla anlatıyordu. Artık arkasındaydım ve çok ani bir hareketle, çok hızlı bir şekilde merdivenlerden aşağı inerken, Ayşe Teyze beklenen kıyameti kopardı: “Çağlar kaçtı yetişin! Fuat, Rıza yetişin!” Aşağıda önüme bir kapı çıktı. Kapının pervazından gün ışığı giriyordu. Kapı dışarı açılıyor olmalıydı. Denedim ve açıldı. Hayatımda gerçekten sevindiğim 3-5 andan biridir bu an. Lisede koşuda zaten iyiydim. Ayağımdaki terlikleri attım. Çıplak ayak, özgürlüğe ve kendi dünyama, yıldızı olduğum dünyaya geri dönüyordum. 300 metre kadar koşmuş olmalıydım. Bahçeyi ve kantini geçerken, erkek hastabakıcıların arkamdan bağırtılarını duymuştum. Hastane çıkışına ulaştım ve şans mıdır nedir önümde bir taksi buldum. Hemen atladım. Uzun bir yolculuktan sonra eve vardık. Toplu konutlarda oturuyorduk. Aşağıdan zile bastım. Diafona çıkan güzel annem, sesimi duyunca dehşete kapıldı. Neyse kapıyı açtı ve ben yukarı çıkıp eve girdim, annemle sarıldık. Kaçtım dedim. “oğlum nasıl kaçtın oradan?” dedi. “ben kaçarım.” Dedim ve güldüm. Sonra kendi dünyama, kendi odama girdim ve kendi yatağıma uzandım. Uyumuştum. Fazla uyuyamadım, sanırım 1-2 saat içinde babam ve bir esnaf arkadaşı geldiler. Uzun uzun büyük diller döküldü. Hatırlamıyorum, beni bir şekilde nasıl ikna ettiler bilmiyorum ama, o koğuşa tıpış tıpış geri dönüşümü hatırlıyorum. Hastanede meşhur olmuştum. Kahvaltıda benim kumanyama takviye yapılıyor, bana artistik yapıp çomağını saklamayan diğer 1-2 deli, artık beni görünce selam veriyordu. Mesela yemek sırasında öne geçiyordum ve akşamları tv kumandası da bende duruyordu. Bir kahramandım. Zaman içinde koğuştakilerle çabuk kaynaştım ve bu ortam, oradaki herkes, bana hoş gelmeye başladı. Buna hemşireler, hastabakıcılar, bilumum doktorlar dahil. İlk bir-iki hafta, yasak olduğu için kimse ziyaretime gelmedi. Yasak olduğunu bildiğim için, çok da takmadım. Buraya da zaten alışmıştım. Her sabah jimnastik, oyunlar, grup terapileri derken zaman geçiyordu. Birinci haftadan hemen sonraydı sanırım, kafama elektrik vermeye başladılar. Haftada ikişer seans EKT’ye alıyorlardı beni. Sanırım bunun ve saydığım diğer unsurların etkisiyle, bir gün kendimi, hasta olduğum gerçeğini kabul etmiş halde buldum. Evet ben hastaydım. 19 yıllık hayatımın gerçeği buydu. Bu kadar. Koca bir sıfırın bedenlenmiş şarkısıydım. Birçoğu 19 yaşında avukat adayı, mühendis adayı, öğretmen adayı ya da doktor adayıyken, ben deli adayı olmuştum.
Böylece orda bazen, öyle doluyordum ki, içimde kendime ait bir yer bulamıyordum. Hiçlikte oluyordum bir hiç kimse olarak. Sıfır şarkı söylüyor, ben dinliyordum. Ben söylüyordum, ben dinliyordum. İyi de söylüyor-um. Sonsuz boşluğu daha da ürkünç hale getiren deli çemberinden yankılanıyor sesi-m, dinle. Burada gün doğar doğmaz sıfıra eşitlenmiş oluyor. Sıfırın şarkısı boyutsuz ve yutucu. Ben de boyutsuz ve yutucuyum. Her şeyi yutuyorum burada. Kendimi, hayatımı, hayallerimi. Sıfırın şarkısı bu. Sıfırlar duyar ancak bu diri şarkıyı. Çürümüş ceset kokan, evren kadar geniş bir morgda. Bu kozmik morgun içinde yıldızlarla süslenmiş, bezenmiş, ışıklarla yıkanmış varlığın kokuşmuş cesedi var şimdi. Bu cesedin cenaze marşının bestekarı Brahmagupta’ ya selam olsun. Ben de sıfırın şarkısını, bu kocaman cesede ithaf edip, bu cesede marş kılıyorum. Rasyonel ve irrasyonel arasında, gerçekle-yalan arasında, pozitif ve negatif arasında. Sıfırın şarkısında. Dünyanın en eyvallahsız sayısının şarkısında. Çemberin içinde. Cenazenin marşında. Her şeyi kaybetmiş ve eyvallahsız. Dinliyorum. Köşesizim ve yusyuvarlak. İçimde her şey dönüp aynı yere gelirken. Girdaplaşan yıkıntıların tam ortasında. Sıfırın şarkısında. Sıfırın ortasında. Morgda.
Hayat herkesi bir şeyin gölgesi yapar. Ben acaba neyin gölgesiyim? Sıfırın hiç gölgesi yok. Özeniyorum. İçimde derin mağaralar taşıyorum şimdi bu koğuşta. Yalnızlık yankı yapıyor bazen içlerinde. Hepimiz bazı mağaralar taşırız. İçleri mağara dolu gölgeleriz. Benim de İçimde soğuk ve derin mağaralar açıldı burada. Morgda.
Her şeyi sıfırla çarpıyorum burada. Sıfırla çarpılamayacak bir şey yok mu diyorum, başka bir sayı ya da. Yok mu? Bazen o kadar duruyorum ki yol beni unutuyor. Şimdi dünyanın bütün duvarları şiiri giyinse, bütün o coşku ve huzur; benim elimde son nefesiyle susup sönecek çok yaşlı bir adam gibi şimdi burada. Bazen öyle oluyorum ki hiçbir şey olmuyor. Kalbim atmıyor mesela. Delirmiş haldeyken nasıl her şey benim için ve bana çalışıyorsa, nasıl öyle evrenin merkeziysem; şimdi de o derece, tam tersi bir bırakılmışlık, terk edilmişlikte yalnızım. Hastaneyi geç, İstanbul’dan da çık, ülkeden de çık, dünyadan da. Galaksiden de çık. Evrenin dışında bir yerdeyim ben şimdi. Ne ben oradan bir şeye ulaşırım, ne bu dünyadan bir kimse bana ulaşabilir.
İşte ben o zamanlar öyle kayıp, öyle boşlukta ve öylesine yoktum ki, İçimde bir Brahmagupta, heyecanla her şeyi sıfırla çarpıyordu . Onun yüzünden sıfırın şarkısı hiç susmuyordu. Sıfırı yeni keşfetmiş gibi, bana sürekli yeni ve daha senfonik sıfırlar üretiyordu. O kozmik sıfırın içinde, önüm ve ardım sonsuzluktu. Rasyonel ya da irrasyonel. Gerçek ya da sahte. Pozitif ya da Negatif. Ama sıfırın, diğer sayılar gibi bir –ya da– sı yoktu. Sıfır, elde var sıfır. Kesin ve net. Gölgesiz, eyvallahsız. Ortada ve tanımsız.
Yıllar içinde yine birkaç delirmem daha olsa da, bunu lehime çevirip; o sıfırın içinden çıkmayı ve rasyonel olan tarafa, pozitif olan tarafa yönelmeyi, çok bedel ödesem de başardım. Yoksa bir gün, bir yerde, bir şekilde gerçekten, kalbimin ya da aklımın nabzı da sıfır olmuş olurdu ve illa ki ex olurdum bir şekilde. Tam sekiz yıldır delirmiyorum. Sanırım Brahmagupta benden bıkmış olmalı. Ben sıfırın içinden çıktığım için, artık bana sıfır üretemiyor olmalı. Şaka bir yana insan kendi gücünü keşfettiğinde, en çaresiz ve ışıksız zamanlarda bile, içine düştüğü o kocaman sıfırın içinden çıkıp, kendi sayısını seçip, o sayının şarkısını söyleyebiliyor. Zamanında delirip dururken bile, yayınevleri açıp yüzlerce nitelikli eserin yayınlanmasında özverili katkılarda bulunabiliyor, edebiyat dergileri çalışmaları yapabiliyor, 37 yaşından sonra kamuda memuriyet hayatına adapte olabiliyor, 40 yaşında üniversitede bir örgün öğretime (İÖ) girebiliyor(Akdeniz Üniversitesi/Sanat Tarihi) ve hatta doktorları önermese de, Antalya’ya yerleşip yalnız yaşayabiliyor. Bunları kendimi övmek amaçlı değil, bunları, durumu şu an benim eski durumum gibi ağır olup da, mücadele veren, vermek isteyen nice kardeşlerim, nice sıfırzedeler için anlattım. Ya da nice Manik Depresifler için anlattım.
Bence hepimizin bir sayısı var. Bunu keşfedip o sayının şarkısını söylersek asla sıfırda kalmayız.
K. Çağlar Aksu
İçinde Kalmasın