Buraya ait değiliz.. Avcı toplayıcı kültürde de kalsaydın ya da tarım devriminden devam etmişsin hiç fark etmez. Yani etmeyecekti. Huzur yine her zaman bize uzak olacaktı. Bu gezegen insana uygun bir yer değil. Sapiens için sürgün yeri burası. Biz buraya sürgün edildik ve atıldık. Naturalist gözlerle bakacak olursak; burada böyle bir varlığın husule gelmiş olması şaka gibi bir şey. Kozmik bir şaka olmalı bu. Eşek şakası. Bütün hayvanlar bitkiler bu gezegenle bir şekilde uyum içinde. Yani bizim haricimizdeki bütün canlılar. Hepsi. Uyum sağlayamamış olsalardı zaten şu an bizimle birlikte bu gezegende olamazlardı. Yok olan milyonlarca eski tür gibi onlar da çoktan gitmiş olurlardı.
Bize gelecek olursak, ne ayaklarımız ne ellerimiz hiçbir halta yaramıyor, alet yapmadan avlanamıyoruz bile. Beslenemiyoruz. Hiçbir şey yapamıyoruz aletsiz. Ayakkabı denen bir şeyi bile ayağımıza giymek zorundayız. Alet olmadan kendimizi bile savunamıyoruz. Alet olmadan doğaya karşı müthiş derecede aciz ve zayıfız. Kendimize barınaklar inşa etmek zorundayız. Yiyecekleri bile ekseri olarak pişirmek zorundayız. Bugün tükettiğimiz arpa, buğday, mısır, patates, pirinç gibi hayati bitkiler dahil bütün meyve ve sebzelerin hiçbiri bizim tabiri caiz ise önümüzde hazır paket değildi. On binlerce yıl içinde insanoğlunun çabaları ile, yenilebilen ve daha verimli hale getirildiler, ıslah edildiler, vs… Ahır hayvanları da hazır paket değildi. İnsanlar yine onbinlerce hatta yüzbinlerce yıl, ona bahşedilen akıl mekanizması ile bütün o hayvanları evcilleştirdi. İnsanoğlu on binlerce yıl çok büyük çetin mücadeleler verdi. Büyük bedeller ödedi.
Hayvanların ise ek bir şey yapmasına gerek olmadı. Alet üretmesine, bir şeyler inşa etmesine bile gerek yok. Şimdi burada hemen şu soru gelir: “ama bak işte alet üretebiliyorsun, zaten seni hayvandan ayıran ve üstün kılan nitelik o. Üstün ve aşkın bir akla ve bilince sahipsin, bak insanoğlu neler yaptı. Bu gezegenin en güçlüsü oldu. Ve ona hükmediyor.” Evet bu çok sağlam bir argüman gibi görünüyor. Şimdi bunu biraz analiz edelim.
Bu nasıl evrimse maymunlar, şempanzeler, goriller, primatlar falan kendi evrimsel sürecine adapte olmaya, uyum sağlamaya devam etmiş ama biz ise adaptasyonda geriye doğru gitmişiz. Bir akıl taşımasaydık çoktan seçilime uğrayıp yok olup gitmiştik. Doğaya karşı sadece aklımız var başka hiçbir şeyimiz yok. Ve işte insanın o aklı bile bu dünyaya uygun değil.. Tıpkı Camus’un dediği gibi . Hayvanlar vahşice ve canlı canlı birbirini yiyor diye onları ayıplıyoruz ve bu bize vahşice geliyor. Fakat kendi nezdimizden düşündüğümüzde hayvanların ne kadar masum olduklarını da biliyoruz bir yandan. Hayvanlar, yırtıcılar hepsi bize yabani , vahşi ve acımasız geliyor. Diyoruz ki bu nasıl bir sistem böyle. Bunu bile anlayamıyoruz. Bize tuhaf geliyor. Mesela bu acımasız ekosistem sebebiyle birçok insan Tanrı’ya olan inancını bile kaybedebiliyor.
Evet uyumsuzluk sorunumuza geri dönüp derinlere inelim biraz daha. Ne derimiz, ne tenimiz, ne ruhumuz hiçbir şeyimiz bu dünyaya uygun değil. Evrim diye bir süreç var ise ve bütün canlılar bu sistem ile çeşitlenmiş ve türemiş olsa bile, İnsanoğlunun da bu sistem içinden çıkmış olması bana biraz tutarsız görünüyor. Evrim süreci kendi temel tezlerinde, canlıların bu gezegenin şartları ile uyumlanmasını sağlayan değişimler yapıyorsa, peki insan neden bu gezenle böylesine, bu kadar uyumsuz? Evrim diye bir sistem var ise de, ben insana tümel olarak bakınca, her şeyiyle ve tamamen; yani fizik-metafizik, ruhsal-duygusal, varoluşsal/ontoojik gibi bütün unsurlarıyla o sistemin içinden çıktığına inanmıyoruım. İnsanda, insanın praksisinde ve oluşlarında, varlık işaretlerinde, yapısal edimlerinde, bütün ihtiyaçlarında, arzularında ve sorunlarında; eşyaya, mekana ve zamana sığmayan, materyalist süreçlere ve naturalist oluşlara sığmayan ,yani bunların yetmeyeceği, çok acayip niteliklerin yer aldığı kanısındayım. Bugün bile hala insanın en sıradan özelliği gibi görünen gülmek eylemi, gülmek durumu bile bilimsel olarak pek açıklanamıyor. V e bütün gezegende milyonlarca tür içinde bu durumu yaratan başka bir fizyolojik bütünlük yok. Yine aynı şey ağlamak eylemi için de geçerli. Daha düşünme, hayal kurma, analitik mantık üretme, alet üretme, kültür üretme, sanat üretme, akıl üretme gibi tuhaf şeylere girmedim bile.
İnsanın doğayla, kendisiyle ve bu dünyayla var olan çatışması da hiçbir zaman dinmedi ve dinmeyecek. O yüzden avcı toplayıcılık dönemi güzellemesi yapılmasını garipsiyorum artık. Yani ne fark edecekti? Yani tarım devrimi olmasaydı da ne olacaktı? Mutlu mu olacaktık? Pek sanmıyorum. İnsan sanayi devrimi ile doğadan tamamen ayrılmış ve kopmuş oldu. Bu gezegenin doğasıyla, tabiatla arasında olan bağını da koparmış oldu diyorlar ya hani; ben de soruyorum peki dikkate değer bir bağ var mıydı gerçekten? Sanayi devrimine karşı çıkan 18.-19. yüzyıl İngiliz, Alman , Fransız romantik şairlerinin bakışından bile sıyrıldım bu konuda. Sanayi Devrimi ve modernizme ağlayarak isyan edip durmuşlar. Neden ki yani? Sanayi devrimlerine kadar olan tarih boyu sanki insanoğlu çok mu uyumluydu çok mu huzurluydu bu dünyada? Eskiden ben de o romantik şairlerle aynı fikirdeydim lakin bu görüşten de sıyrıldım artık. Üstelik ben de her zaman kendimi romantikler arasında kabul ederdim kendi çapımda bir şair olarak. Ama çıktım oradan. Evet, İnsanın sınırsız ihtiyaçları ve arzuları ile, doğanın sınırlı kaynakları arasında debelenip durduk ve duruyoruz. Ekonomi Bilimi ve tanımı bile çaresiz. Peki, İnsanoğlunun ihtiyaçları neden sınırsız ki? Diğer bütün canlı türlerinin de böyle mi peki? Bal gibi de hayır.
Biz sanki buraya atılmış gibiyiz. Sanki buraya ceza çekmek için gönderilmişiz. Bir hapishane gibi geliyor burası bize zaten. Hepimiz bu dünyada bu hayatta gündelik akış içinde travmatik bir şey yaşadığımızda ya da fark etmez yaşamadığımızda, öyle bir boşluk ve anlamsızlık hissetmedik mi? Ve hiçbir şey yetmiyor insana. Yetmedi, doymadı ve doymuyor insan. Hep bir yetersizlik hep bir memnuniyetsizlik tedirginliği içindeyiz. Dünya hayvanlara ve diğer bütün canlılara yetiyor oysa. Onlar doyuyorlar. Bilmiyorum… İnsan bir şekilde huzursuz , insan her zaman ve her an özünde, içinde hep bununla yaşar. Yaşadı. Yalnızlık, varoluşsal yalnızlık, korku, çaresizlik, hayal kırıklığı, tatminsizlik, aç gözlülük.Burada var olduğundan beri. İnsanın çalışmak zorunda olması bile, her gün sabahın köründe işe gidip ya da tarlaya gidip mesai yapmak zorunda olması bile aslında insan için bir eziyettir ontolojik olarak. Yani aslında kimse çalışmaya kendi içinde aslında çok meraklı değildir. Herkes kafasına göre yan gelip yatmak, gezip tozmak , tatil yapmak ya da canı ne istiyorsa her zaman onu yapabilmek ister. Ve bu varoluş nasıl bir kader ürettiyse bize; biz burada hem dünyaya, doğaya muhtaçtık hem de birbirimize. Yani diğer bütün insanlara. Mesela Tevrat’ı kültür tarihi anlamında bir veri olarak düşünürsek; tevrat’ta artık burada çalışmak zorundasınız, her ihtiyacınıızı burada kendiniz karşılayacaksınız bu sizin lanetinizdir gibisinden ayet vardır. Kur’an-ı Kerim’de zaten birebir olmasa da bu konuyla paralel ayetler vardır. Yani dünyanın geçici bir yer olduğu ve bir oyun/sürgün yeri olduğu konusunda.
Şimdi uyumsuzluk sorunu irdelememizde derinlere inmeye devam edelim. Evet insan çok akıllı ve zeki bir yaratık. Zaten bu yüzden bu gezegende hayatta kalabildi. Ama çok fazla mücadele verdi, çok fazla bedeller ödedi ve bunu hak etti. Akıl demek huzursuzluk ve fitne demektir. Akıl çözüm üretir ama ürettikçe başına daha büyük belalar açar. Açmıştır ve hala açmaktadır. Bu dünyada akıl insanı huzursuz kılan lanettir. Bir kere en başta bir gün bir şekilde öleceğini bilmektedir. Ve bunun yanında eşantiyon olarak yani her şeyi düşünüp her olasılığın farkında olduğu için, içten içe hep bir korku, şüphe ve kaygılar içindedir. Bu yüzlerce türden ve şekildendir. Hem doğadan korkar, hem diğer insanlardan korkar hem kaderinden korkar, hem de kendinden bile korkabilir. İnsan gündelik hayat içinde kendini oyalayacak türlü şeyler bulur, sıkılır sonra başka bir şey icat eder sonra onunla biraz oyalanır. Bu böyle devam eder. O türlü kaygılar ve korkular, aslında onun peşini hiçbir zaman bırakmaz. İnsan zaten bir gün bir şekilde (artık ne şakildeyse) öleceğini bilmektedir. Aslında tek başına bu bile yeterlidir. Hatta yaşlanacağını bir gün elden ayaktan düşeceğini, hatta kendi altına pisleyebileceğini, ya da genç yaşta felçli -sakat kalabileceğini, vs….örnekler uzar. İnsanın bu dünyadaki psikolojik ya da ruhsal konumu işte bu yüzden kendisi haricindeki diğer bütün canlılardan farklıdır. Kendini bazen mutlu hissedebilir ama bu çok uzun sürmez. Ne olursa olsun kaynayan bir kazanın üzerindedir ayakları. Bütün varlığıyla onun üzerindedir. O kazanı ne kadar unutmaya ve yok saymaya çalışsa da. ve İnsan eminlikten hoşlanır. Belirsizlik onu hasta eder. Yok eder. İnsan, her insan her konuda onaylanmak ister ve en önemlisi, insan her şeyden önce mutmain olmak ister. Bir peygamber değilse de bunu bu dünyada başarması imkansızdır
Bu yüzden tamamlanıp giden yoktur ve her ölüm erkendir. her ne olursa olsun. her insan öldüğünde kazanında kaynayan milyonlarca soruyla gömülmüş olur. Kazanın kapağı artık açılmıştır. İnsan bu yüzden mutmain olup da tam olarak varoluşsal eminlik sağlayamaz. Ne yaparsa yapsın, nasıl yaşarsa yaşasın tende heves, tinde hayal yarım kalır. İşte insanoğlunun böyle acayip durumları vardır. şimdi ben nasıl her şeyimle, altını çiziyorum her şeyimle; maymunlarla akraba olduğumu iddia edeyim hiç düşünmeden? Durun da bi aklımızın zekatını verelim. Allah’ın gücüne gider sonra. Bilim de bir din haline gelmek üzere. kendi içinde kulisleri ve lobileri var onun da. Bilim tarihi bir teoriler mezarlığı değil mi? Bilim kendini yanlışlayarak ilerlemedi mi her zaman? Yanlışlanmaya kapalı olan bir önerme, bilimsel bir önerme bile değilken dünyada bilimsel çevrelerin en etkili odakları evrim teorisini yanlışlanamayacak bir hakikat ve bir natura gibi ortaya atıyorlar. Burunlarından kıl aldırmıyorlar. Bu konuda karşı tez üretenleri yok ediyorlar ve bilimsel bir cevap bile vermeden cahillikle suçluyorlar. İşte anlatıyorum burada. evrim bir tür içinde , o türün hayatta kalmasını sağlayan , neslini devam ettirmesini sağlayan adaptasyonlar üretirken, insan türü içinde bu adaptasyonlar neden geri gitmiş, azalmış, törpülenmiş? insanın fizyolojik ya da bedensel özellikleri neden gerilemiş? işte insan ortada , her yerde. İnsanın beyni büyüyüp aklı oluşmasaydı ya da bu akıl ona bahşedilmeseydi, tarih öncesindeki o uzun ve çetin dönemlerden buraya ulaşması imkansızdı. İnsan beyni diğer canlı türler içinde en büyük beyindir. yani yok olan milyonlarca tür içinde, o da yok olup giderdi natural olarak.
Evet, insan aklı sayesinde birçok sorunun üstesinden geldi. Doğayla mücadele etmeyi öğrendi. Ama bu zafer ona yetmedi. Mesela eskiden çok sayıda veba türleri, tifo, frengi, dizanteri, kuduz, cüzzam, tuberküloz, çocuk felci, vs….salgın türleri vardı. Bir salgında on milyonlarca insan kırılırdı. Aşılar bulundu ve o hastalıklar yok edildi. Açık kalp ameliyetları, organ nakilleri, diabetle mücedele, biomedikal teknolojiler ve diğer tıbbi teknolojiler. Ağır iş yükünü azaltan bilgisayarlar ve makineler. Peki. Buraya kadar çok güzel. Ama bunun yanında iki adet dünya savaşı, küresel terör, bölgesel savaşlar, adaletsizlik ve sömürü. Açlık. Sefalet. Suç oranları. İnsanoğlu vicdanen ya da ne bileyim psikolojik olarak bile “salt huzur” denen duruma kavuşabildi mi? Bal gibi de hayır.
Peki insan bilimi keşfetti. Evet. Birçok sorunu aştı. Ama daha çok büyük sorunlar var. Ve insanoğlunun sorunları hiçbir zaman bitmeyecek. Teknolojik anlamda ne kadar gelişse de. Çünkü buranın adamı değiliz. Adem ‘de buranın adamı değildi. Bu dünyaya ait değiliz. Yabancı gibiyiz burada. Zorunlu bir turist gibiyiz.
İnsan diyelim ki bütün hastalıklardan, felaketlerden ve hatta ölümden bile kurtuldu. Yaptığı mega teknolojilerle, ürettiği aşkın bir bilimle her şeyin üstesinden geldi. Peki sonra? Yani bütün dertlerinden hatta ölümden bile neredeyse kurtulmuş; yarı bilgisayar entegresi ve yarı makine haline gelmiş olan bir varlığa -insan- denilebilecek mi? İnsanlığımızdan, insan denen şeyden geriye ne kalmış olacak? Evet Transhümanik doktrinden bahsediyorum. Ben uygarlık olarak oraya doğru savrulduğumuzu görmekteyim. Bunun bütün somut işaretleri karşımızdadır artık. Burada saymama gerek yok şimdi. Bakın, insanoğlunun uyumsuzluk probleminin somut ve en güzel kanıtıdır bu durum. Yani öyle de yapsa olmuyor. Böyle de yapsa olmuyor işte. Olmayacak. İnsan bu dünyada kaybetmeye mahkumdur. Doluya koysa almıyor. Boşa koysa dolmuyor. Yani insanoğlu sanayi devrimlerini, teknoloji devrimlerini yapsa da yapmasa da huzursuz kalmaya, kendiyle, doğayla, kaderiyle boğuşmaya devam edecek. Bu hiçbir zaman bitmeyecek. Kaynak arayışı, kriz yönetimi, post teknolojik bilim üretimi. İnanın hiçbir şeye çare değil. Tevrattan bir misal vermiştim mesela bakın Kuran-ı Kerim’de şöyle bir ayet vardır: “Bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!” Ankebut- 64
Ben tabi ki bağnaz ya da gelişime karşı olan biri değilim. Elimdeki tarihsel ve fütüristik somut verilerle gözlem yapıyorum. İnsanoğlu neler yaptı , neler etti. Nasıl yaptı? Neler oldu? Sonuçlar ve çıktılar ne oldu? Ve bu gidiş her zaman sonunda nereye doğru evrildi? Gerçekten buna ben de şaşırıyorum ama bu teknoloji hırsı bana da saçma gelmeye başladı uzun zamandır. Saçma ve tehlikeli. İnsan kendine göre yapay bir gerçeklik kurdu. Kendi zanları ve hırslarına göre yeni bir dünya kurmak üzere. Yeni sentetik bir dünya ve yeni sentetik bir insan. Doğaya ve kendi doğasına sonunda savaş açtı. Bakın bu da işte ontolojik uyumsuzluğun diğer bir göstergesidir. İnsan bu yeryüzüne ayak bastığından beri derin bir tedirginlik, mutsuzluk ve sonu gelmez bir memnuniyetsizlik içindedir. Yahudiler mesela Musa ile çöldeyken Tanrı onlara gökten her gün bıldırcın eti indirdiği halde bir de soğan, sarımsak ve biber falan istemiştir. Bu örnek ne kadar yerinde oldu bilmiyorum ama söylemek istedim.
Bitamam memnun olmak, mutmain olmak, huzura kavuşmak, tam ve mükemmel bir güven içinde hissetmek. Tabi normal insan formatında kalabilmiş olarak. Bu, bu dünyada imkansız. İnsanoğlu bir gün en büyük ilim ile en güçlü ve aşkın bir teknoloji üretmiş olsa da, o zaman da artık insanlıktan, -insan- olmaktan yani Human’dan çıkmış olacaktır. (Transhumanism) Hilkat garibesi bir şeye dönüşmüş olacak ve bir gün ne yaptığını anladığında ise çok geç kalmış olacaktır. Yani aşağısı sakal paşam, yukarısı bıyık. İki ucu bilmem neyli değnek. İşte insanoğlunun böyle bir pozisyona düşmesi ya da baştan beri böyle bir pozisyonda olması, hiç fark etmez; onun varoluşsal uyumsuzluğuna en büyük somut delildir. Ademoğlu bu dünyaya ait değil. Hep yalan dünya demez miyiz? İnsan, aşkın ve doğa dışı bir varlıktır. Bilinç, akıl , ihtiras ve istenç sahibi olan biricik ama tabir-i caiz ise, aslında lanetli, cezalı bir varlıktır. Düşünen, konuşan, gülen, ağlayan, yazan , çizen. İnsanın bu dünyada varlık sahnesine çıkışı sanki kozmik bir eşek şakasıdır.
Aristo’nun kurguladığı Logos, doğada başka türlü, insanda başka türlü tezahür etti. İnsanın praksisi yani onun edimleri, eylemleri; hem dünyaya, diğer canlılara ve hem de kendisine zarar verip duruyorsa (tarihten beri) , burada oturup düşünmek lazım. Bakın işte bu da benim “uyumsuzluk” tezime başka bir örnektir. Bu gezegendeki diğer bütün canlılar, kendilerine, doğaya ve onun dengesine zarar veren edimler üretiyor mu? Hayır. Çevreyi kirleten ya da çöp ve zehirli atık üreten bir hayvan ya da bitki var mı? Örgütlenip büyük ordular kurup birbirini katleden hayvanlar hatta böcekler var mı? Yok.
Şimdi insanın uyumsuz praksis devinimine geri dönelim. İnsan eğer bu dünyanın doğası içinde yani salt olarak her şeyiyle, altını çiziyorum her niteliğiyle bu dünyanın doğasından var olmuş bir canlı olsaydı insan praksisi böyle çıktılar vermezdi. Örnekleri verdim. Bu da net. Bu da cepte. Devam edelim.
İnsan fizik dünya ile, kendi fiziksel doğası ile, kendi metafizik doğası arasında sıkışıp kalmış ve bu yüzden çaresiz devinimler içindeki, hem çok güçlü hem de çok acuze bir varlıktır. İnsanoğlunun varlığını oluşturan bütün unsurların hepsi, özünde sadece ve sadece fizik dünyaya, fizik evrene ait değildir. Bilinç, akıl ve vicdan. Bunun önde gelen en net ispatlarıdır. Diğer unsurları da izah etmeye çalıştım yukardaki bölümlerde. İnsanoğlu salt olarak her şeyiyle tabi olandan, tabiattan çıkmış olsaydı; ortada böyle bir varlığın olmaması gerekirdi. Yani böyle çıktılar veren, böyle şeyler yapan, böyle şeylere neden olan. Ama burada bir paradoks oluşuyor. İnsanoğlundaki bu acayip ve aşkın nitelikler olmasaydı belki de çoktan silinmişti bu yeryüzünden. Evrimsel biyolojinin, antropolojinin, paleontolojinin tabi ki somut verilerine baktığımızda, 20 homo türünden ayakta kalan sadece biz olmuşuz. Yani Sapiens. Bence burası da acayip bir gizem içeriyor. Yani diğer türdaşlarımızda da neden gelişmemiş böyle aşkın nitelikler? Yani yeteri kadar. En azından bir tanesinde daha. Mesela Neandertaller. Silinip gittiler. 30 – 35 bin yıl önce. Onlar neden hayatta kalıp günümüze ulaşamamış da, neden sadece biz? Dünyanın, evrenin ve varoluşun sırları bitmez. Bu konuyu şimdilik geçelim. Sadece şunu söyleyebilirim: çünkü onlar Ademoğlundan değildi. Hayatta kalması ya da bu dünyaya bir şekilde inmesi, bir şekilde burada var olması ve devam etmesi gereken tür, Ademoğlu yani Sapiens’ti.
Evet ne demiştik, insanoğlunun kendi tümel doğası bu dünyanın doğasına ait değildir. Tikel ya da fiziklsel doğasından bahsetmiyorum. İnsanoğlunun kendi müstakil bir doğası ve kendine özel bir kendiliği vardır. Pek çoğumuz bunun farkında değiliz ama bu çok acayip bir şey. 17.ve 18. YY’da bilimsel icatlarla ve 19.YY da ise endüstri devrimleriyle gücü ve bilgiyi eline alanlar; büyük havalara ve egolara girip; “madem insan bu dünyada var oldu, madem insan da bu doğanın bir uzantısı, o halde insanın bütün praksisi de doğaldır. Normaldir.” Yani ne yapsa ve ne etse meşrudur, bu onun doğallığıdır. Mübahtır. Lakin haklarını yiyemem, çünkü 1000 yıl boyunca ortaçağ karanlığında, kilisenin ve engizisyonun elinde inim inim inledikten sonra coğrafi keşifler, sömürgecilik falan derken, Rönesans ve Reformlar geldi. Laikleştiler. Evet ama bu kez de fena halde Tanrısızlaşıp, maneviyatsızlaşıp sadece insana tapan (hümanizm) ve sadece onun yapıp ettiklerine ve o insanın kendi pragmatik değerlerine tapan bir kisveye büründüler. Materyalizm doğdu. İnsan kendi eliyle ürettiğine tapar oldu. Eşyaya ve maddeye. Makineler artık birer put gibiydi. Niçe, tanrı öldü derken buna pek de sevinmiyordu aslında. Dehşet içindeydi. İnsan aşılması gereken bir varlıktır derken, insanın bunu da, bu yeni durumu da aşması gerektiğinden bahsetti. Modernizmi fena halde eleştirip. Dionisos’a sığınıyordu. Böyle Buyurdu Zerdüşt diye kitaplar yazıyordu. Marks büyük bir dehşet içinde olanı biteni anlamaya çalışırken, yani makinelerin insanları nasıl da sömürdüğünü, esir aldığını, milyonlarca çocuk işçiyi görüp, akıl almaz mesai saatlerini görüp, işçilerin zavallı hallerini görüp ; din halkların afyonudur dedi. Çünkü acıyı unutacakları, acıyı hissetmeyecekleri, sığınacakları bir o kalmıştı. Tanrı. Ama o artık ölmüştü.
Şair Pope’nin yazdığı heyecan dolu ve pervasız şiirden sonra ise yani 20.YY başlarında Transhumanism doğdu. A.Pope ne demişti o meşhur şiirinde? Gezegenlere gideceğiz. Artık Jüpiter bizim. Mars bizim. Yukarılarda biraz bahsetmiştim. Transhümanizm doktrini günümüzde de etkinliğini yani bu yüzyılda da etkinliğini daha da arttırarak devam ediyor. Evet insanoğlu böyle bir varlık. Ne oldum delisi. Ortaçağda Avrupa’da götünü yıkamayı bile bilmeyen insanlar bir şeyler yapıp ettikten sonra Tanrıyı bile öldürüp , önce kendilerini Tanrı yerine koydu, daha sonra da makineleri, öğrenen makineleri, bilgisayarı, yapay zekayı , genetik teknolojilerini, yani bütün teknolojiyi koydu Tanrı yerine. Çin’de , Japonya’da insansı robot hakları yazılmaya başlandı bile. Evet insan haklarını bahtiyar ve dört başı mamur kıldıktan sonra, robot haklarına geçildi azizim. Tabi ya, dünyayı en azından, biraz olsun bayındır kılıp, en az eşitsizliğe kavuşturup , mantıksız kandan ve yersiz gözyaşından kurtarıp Mars’a gideceğiz. Peh Peh. Azizim bak şu dünyada bir hamamböceğinin bile barınma ve beslenme, gıda terörü, sağlık ya da güvenlik diye bir sorunu yok. Bu da kapitalizmin ya da neoliberal kapitalizmin niha-i kertede başarılı olamadığını yani büyük sıçtığını gösteriyor. Bunlar çünkü en tabi insan hakları. Lüks değil yani. Dünyada belli yerlerde ya da bazı coğrafyalarda sefalet ya da kriz yaratmadan refah oluşturamayan bir sistem. Ya hu bu zaten iki dünya savaşıyla, atom bombalarıyla ve küresel terörle belli olmamış mıydı? Dünya halkları bütün bu olanlara zamanında gereken tepkiyi vermedi. Hippiler dışında. Neden vermedi ya da neden veremedi? O bu makalenin konusu değil. Uzun yıllar önce her yerde yazmıştım sosyal medyada ve bu sitede . “Bir gün gelecek bütün devletler küresel şirketlerin hepten kölesi olacak” (Bu konuyla ilgili daha detaylı yazılarım var bu sitenin diğer sayfalarında)
İnsanoğlunun bedeni, evet evrim süreci içinde gelişti, bu dünyada, bu doğada ve diğer canlılar gibi. İnsanın da var olup gelişmesi bu doğal süreç içindeyken ama insan çok acayip bir praksis üretti. Bu yatay bir evrim değildi. Dikey bir evrimdi bu. Sapiens Sıçraması. Diyorum ya bu çok acayip bir şey. Evrimcilerin çoğunluğu bunu doğal görüyor. Ama ben ve benim gibi bir çokları da bunu doğal görmüyor. Bunu doğal görmek, işte yukarda bahsettiğim yere götürüyor bizi. Materyalizme, Posthümanizme ve yani nihayetinde Transhümanizme. Yani insan da tıpkı diğer canlı türleri gibi dünya doğasının doğal uzantılarından biriyse; insanın praksisi yani bütün yapıp ettikleri bütün istek ve arzuları da tabii ve doğaldır. Haktır. Tıpkı bir aslanın ceylanı canlı canlı parçalayıp yemesi gibi. Hayvanların birbirlerini canlı canlı parçalayıp yemesi gibi. Yani onlar masum ise bizler de masumuz. Peki bu doğru bir zihniyet mi? Zaten doğada her şey birbirini yerken. Biz de yiyelim demişler ya da. Bizler de bu dünyanın doğal bir hayvanıyız. “Düşünen hayvan.” Deyip geçmişler ne kolay.
Tekrar ediyorum ve ölene kadar tekrar edeceğim. İnsanoğlunda bu dünyada yer almayan ve asla yer almamış bir şey var. İnsanoğlunun ontolojik yapısallıklarının bitamamı bu dünyanın bu doğanın uzantısı değil.
İnsanoğlu Tanrı’yı öldürüp yerine geçti. Önce bir süre onu taklit etti. Sonra da bu taklit etmeyi bilgisayarlara ve makinelere öğretti. Şimdi de yapay zekaya öğretiyor. Yakında işi tamamen onlara bırakacak. Peki insanın bu dünyaya ait olmayan yabani praksisinin bir duru-durağı olmayacak mı? Nereye varacak bu? Techne sözcüğü: bilginin pratik uygulaması, ustalık anlamlarına gelir. Antik Yunan kökenli bir sözcüktür. Sanat, zanaat, teknik. Sana sözcüğü ise, işinde mahir olmak durumudur. Sanat sözcüğü buradan türemiştir. Buradaki -sana -, bir amaca yönelik iştir. Technologos ise; Tanrı’nın evreni yapma şekillerini taklit etmektir. Tekno-Logos. Teknoloji kelimesi ise, işte bu Teknologos sözcüğünden dönüşmüştür. Logos’un, yani Tanrı aklının pratik uygulaması.
Şimdi soruyorum yine: dünyada, bu yeryüzünde, milyonlarca yıldır; Tanrının yerine geçen ya da geçtiğini iddia eden ve böyle acayip haltlar işleyen, insandan başka bir varlık, bu güneşin altından geçmiş midir? Oysa evrimsel süreçte dünyanın çok eski günlerinden beri, onbinlerce acayip hayvan türü gelip geçmiş. Şu anda da yüzbinlerce tür var. Hatta milyonlarca. Hatta bir de üstüne 20 insan türü de gelip geçmiş kadim tarihte.
Belli bir süre için şu güneşin altına bir şekilde düşmüş, kısa bir süreliğine asla kokmayacak cesetleriz işte. Tabir- i caiz ise. Bu kadar hırsa gerek yoktu bence. İnsanoğlu burada kendini kaybetti. Ya da bilmiyorum baştan beri kayıptı belki de. Her zaman kayıptı.
İnsanın taşı yontup ilk kesici aleti yapması, ilk mızrağı, bıçağı yapması da bir teknolojiydi. Ama çok saf ve temizdi. Hayatta kalmak içindi. Tıptaki gelişmeler, telefon, elektrik hatta bilgisayar bile o ilk kesici alet gibi başta temizdi. Ama sonra sonra neler olduğunu ve nereye evrildiğimizi anlattım.
Martin Heidegger de uyarmıştı niceleri gibi:
“Bilim bu yaklaşımıyla “Varlık”ın daha derin anlamını gözden kaçırır.” Dünya, eski anlamıyla bir “açıklık” (insanın varoluşunu anlamlandırdığı özgürce deneyimlenen bir alan) olmaktan çıkar; işletilecek, hesaplanacak bir madde yığınına dönüşür . İnsan, Varlık’a açık bir varoluş olarak değil, sistem içinde bir işlev nesnesi olarak görülür . (Örneğin insanın değeri, üretimdeki verimliliğiyle veya tüketici olarak katkısıyla ölçülür hale gelir.) Doğa, kendi kendine var olan ve bizim üzerimizde bir anlam uyandıran bir düzen olarak değil, enerjiye veya hammaddeye indirgenen bir kaynak olarak anlaşılır . Örneğin bir nehir, doğal güzelliği ya da kültürel anlamıyla değil, kaç megavat elektrik sağlayabileceğiyle değerlendirilir. Heidegger işte bu tabloyu eleştirir. Çünkü bu teknik-bilimsel bakış, bizi varlıkla ilişki kuramaz hale getirir . Her şeyin sadece işe yarar yönüne odaklanırken, “Bu nedir? Bunun varoluş anlamı nedir?” sorusunu unuturuz . Heidegger’in verdiği bir örnek, yukarıda değindiğimiz Ren Nehri’dir: Modern bir insan için Ren Nehri’ni “düşünmek”, genellikle onun hidroelektrik potansiyelini veya ekonomik değerini düşünmek anlamına gelir. Oysa Heidegger’e göre nehrin kendisini düşünmek, onun doğal ve kültürel varlığını, tarihimizdeki yerini, bizde uyandırdığı hisleri – kısaca anlam dünyamızdaki yerini kavramaya çalışmaktır . Teknik düşünme bu ikinci tür düşünüşü gölgede bırakır; sayılara dökülmeyen, faydaya vurmayan her değeri “boş” sayar. Heidegger, bilim ve teknolojiyi bütünüyle reddetmez; ancak onlara eleştirel ve “düşündürücü” bir gözle bakmamız gerektiğini söyler . Bilim, evreni anlamamıza dair bir yoldur ama tek yol değildir. Heidegger bizden “bilimi bırakmamızı” değil, bilimin neyi unutmuş olabileceğini düşünmemizi istiyor.
İnsan tek Fail’in kendisi olduğunu zannetti. Ya da bu potansiyel en baştan beri sadece onda vardı. Ve zamanı gelince bir gün iyice ortaya çıkacaktı. İnsanda zaten doğayı aşan bir şeyin, özel bir gücün yer aldığı fazlasıyla ortaya çıkmıştır. Hem de binlerce yıl önce. Ama onun böyle olması ; “böyle olmasını” ve böyle devam etmesini mi gerektirir? İnsan, hayvansal özellikler taşısa da bu dünyadaki diğer hayvanlar gibi olmadığını, kendisinin bu dünyanın doğal bir sonucu olmadığını (tamamen) , hayvanlar gibi tamamen salt dürtüleriyle hareket etmediğini, derin duyguları olduğunu, güzel idealler bile üretebildiğini, kendisine ahlaki engeller koyabildiğini, hukuklar yazabildiğini, uygulayabildiğini, evrimsel süreçte, evet masum bir hayvanla akrabalık taşısa da, kendisinin bütün hayvanlardan farklı olduğunu, doğal olmadığını ve yaptıklarının ona sonsuz ve pervasız bir alan açamayacağını, çünkü onun praksisinin bu dünyaya uygun olmadığını, bunun (aşkın akıl, bilinç, humanopraksis) başka bir yerden başka bir boyuttan içine konulmuş olabileceğini, ya da kendisinin bir şekilde kozmik ya da aşkın bir yolla bir şekilde başka bir yerden gelmiş olabileceğini düşünmeden, böyle devam ederse sonunda dünyayı da kendini de yok edebileceğini anlamalıdır. Bundan sonraki gelecek uzak , orta, yakın tarih dönemlerinde buna göre hareket etmelidir. İnsan kendisinde hak ve normal gördüğü bu praksis zihniyetiyle devam ederse sonucu felaket olacaktır. Ya da tamamen yok olmasa bile, yoluna bir -insan- , bir human olarak devam etmesi imkansızdır. Bir Cyborg ya da bir Yarı Android olarak devam eder.
Evet artık toparlamak istiyorum. Yani velhasıl: İnsan yani Human, bu dünyanın doğasının doğal bir uzantısı olsa idi, onun yapıp ettikleri, edimleri doğaya ve kendine zarar vermezdi. İnsan salt ve saf olarak bu dünyadan değildir. Fiziksel bedeni bu dünyadan olabilir. Ama açıkladım. Gerisini bilmiyorum. Bilen beri gelsin alnından öpeyim. Doğadaki diğer bütün canlılar ne yapıyorsa ne ediyorsa, bunu sadece salt olarak hayatta kalmak için yapıyor.
Materyalist hümanistlerin ya da posthümanistlerin ellerindeki diğer bir argüman ise şudur: Bigbang olayı gerçekleşmeden hemen önce, onun içinde yer alan potansiyel bilgi ve istenç, insanda tezahür etti. Çünkü insan evrenin yegane ve biricik sonucudur. Evrendeki dengeleri, kaosu ve dünyadaki canlılığı oluşturan Logos, bir süre sonra insanda tecelli etti. Human ve onun praksisi, evrenin doğal bir sonucu ve aşkın bir ürünüdür. Bu sürecin ve akışın doğal işleyişidir. Natura budur. Natüralizm. Doğalcılık. Bu yüzden insan ne yapıyorsa ne istiyorsa bu onun hakkı ve doğasıdır. Her şey olduğu ve göründüğü gibidir. Ötesi yoktur. Bu da, kendi içsel ve manevi dünyasından uzaklaşarak, kendine ve dolaylı olarak da, beş duyucuğu ile gördüğü evrene tapmaktır. Yani kabul ediyor aslında aşkın olduğunu ve fakat bunu tehlikeli bir yere bağlıyor. Evrene. Hesap vermeyeceği bir yere. Ona hiçbir zaman hesap sormayacak bir yere. Ne kadar ironik değil mi? Tanrı’ya inanmamak, maneviyatı yok etmek için ellerinden geleni yaptılar yapıyorlar. Halkı idare etmek için de incile falan el basıyorlar. Göstermelik. Tanrıya gerçekten inananların ya da gerçek bir Tanrı’ya inananların yapıp ettiği şeylere benziyor mu dünyada olan bitenler? Bunda en başta Tevrat ve İncil’e sözde inanan yöneticiler ve üst düzey din adamları sorumludur. Ama anlattım işte. Doğadan aldığını doğa bir gün insandan geri alacak.
Postteknoloji , Teknokültür. Farkında mısınız bilemem ama, kültür denen şeyi bile uzun bir zamandır insan üretmiyor. Teknoloji üretiyor artık kültürü, yaşam tarzlarını, hayatı belirliyor. Yapay ve sentetik bir medeniyete girmek üzereyiz. Neden mi postteknoloji dedim? Bu iş artık çünkü çığrından çıktı ve zaten fonksyonel, araçsal, amaçsal ya da yapısal olarak da teknoloji değil artık bundan sonrası. Siber Devrim bu çünkü. Çünkü yapay zeka geldi artık. Digitalizm ve digital faşizm. Emrivaki bir dünya kuruldu. Ve kimseye sorulmadı. İşin sosyolojik boyutu ayrı. Başka yazılarımda değindim buna zaten. İnsanlar nasıl uyutuldu diye. Üretip üretip piyasaya bastılar. Her alanda ne etik tanıdılar ne de kaygı. İnsanın bu dünyadaki eylem pratiğinin amacı, hayatta kalmayı, hayatı salt kolaylaştırmayı ya da zorluklarla başa çıkmayı çoktan aşmış durumda. Neyse uzatmayayım. Bu konuları yazmıştım. İdealizm belki de hiç var olmadı. Tarihte 2-3 yerde biraz parıldar gibi oldu ama uzun sürmedi ve söndü. Nihayetinde onun yerini her zaman Pragmatizm, Materyalizm, Opörtunizm aldı. Çünkü İnsandı… Kaynayan katran hesabı, her zaman sonunda yine kendi cinsine çekti. Şeker olmadı. Fitne ve nifak ise hiçbir zaman eksik olmadı.
#postmodernizm-teknokültür
#neoliberalizm-neoliberal kapitalizm
#küreselleşme-digitalizm
#sermayeteknolojisivebilimi
*“…….Sona doğru eğildi yaşlı dünya. Solup gitti genç soyun haz bahçeleri. -artık çocuksu
olmayan- büyüyen insanlar, yukarıdaki daha özgür ve çorak uzama varmaya çabaladılar. Peşlerindekilerle birlikte çekip gittiler tanrılar. Doğa yalnız ve cansız kaldı. Kupkuru sayıyı ve katı ölçüyü zincire vurdu. Yaşamın ölçüye gelmez canlılığı, toza ve havaya karışırcasına
karanlık sözcüklere bölündü…..”
NOVALİS (2 Mayıs 1772 – 25 Mart 1801)
K.Çağlar Aksu – 16.11.2025
İçinde Kalmasın